BULUTLARA ESİR OLDUK…

2
Paylaş
bulutlar ne yapar, bulut, bulutlar

        ☁☁☁☁☁☁

Merhaba ben masmavi gökyüzünde Güneş’in tenine vurduğu, rüzgarın bir o yana bir bu yana savurduğu, tonlarca ağırlığı sırtıma alıp her damlamı bir meleğe emanet eden ve o emaneti de insanlara emanet eden -ki sırf rahmeti görsünler de başlarını kaldırsınlar diye- ve bedenlerine ahenkle gözyaşlarımı düşüren küçük beyaz bulutum.

Şaşırdınız değil mi duyunca?

Şaşırırsınız tabii bir bulut nasıl konuşur ki insanların dünyasında?

Nasıl olur da seslenir ki âlem-i hüsrana?

Haydi şimdi gelin benimle ve bir de benden dinleyin beni…

Daha doğrusu sizi…

Aslında gökyüzü çok güzel, burada bir sürü canlı gezer.

Arılar bal yapmak için çiçeklerini arar, kelebekler 3 gün yaşamak için dostlarını…▪

Neden mi dost ararlar?

Ee azizim duymadınız mı daha önce şu sözü:

“Evvel refîk ba’del tarîk…”

Önce yoldaş, sonra yol…

Aslında kelebekler canlılar içinde siz insanlara en çok benzettiğim…

Çünkü siz de yoldan önce yoldaş ararsınız kendinize.

“Hâlden anlayan, dilden anlamasa da olur.” der, “Yoldaş varsa yola ne hacet, yoldaşı yaratan yolu da buldurur o yoldaşla.” dersiniz…

Ve arar durursunuz 3 günlük hayat sergüzeştinde…

Bulur musunuz orasını bilemem küçük beyaz bir bulutum ben sadece. Göklerde, mavilere aşık süzülen…☁❤

Beni boşverelim de sizin zat-ı hâliniz nasıldır ona gelelim yine.

Peki bulmak mıdır önemli olan yoksa aramak mıdır?

Şu söz ayna olsun o hâlde size eyyühennas:

“Her arayan bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır.”

Kelebek misali arar durur insan yoldaşını, sırdaşını, derttaşını, pirdaşını ama buldurulur mu bilinmez.

Belki de bazen aramak bulmaktan daha ziyade güzeldir.

Aramaktan yorulup bulmaktan vazcayanlara gelince onlar muhabbet davasında hiçbir zaman samimi olamazlar.

En ufak zorlukta aramaktan kaçan, bulduktan sonra ayağına diken batsa dostun yere serdiği güllerden, yakınır da kaçar gider, hem yoldaşından hem de yolundan.

Ne kadar samimi olduğundur sana bu yolu bulduran.

Belki de yoldaşı bulmuşsundur, yola da çıkmışsındır da farkında bile olamamışsındır ayaklarındaki dikenlere bakmaktan…

Dikenlerin arasında gülleri görmek sadece gülden anlayanların, gülü dikeniyle sevebilen gül gönüllülerin işidir.

Su aynı sudur ama diken diken olur, gül gül olur.

Aynı su değer bir gül dalına amma diken diken olur ele batar,

gül gül olur misk-i amber kokar…

Dertler aynı dertler ama kimi dikene döner; ellere batar, kimi çiçek açar gül kokar…

Peki kelebekten güllere nasıl geldi bu küçük beyaz bulut?

Ee düşünerek tabii ki.

Ben bu cümleleri ince düşünerek yani tefekkür ederek senin gönül gözünü  hakikate açmak için söylüyorum da sen hâlâ bakmasını bilemiyorsun!

Neyse devam edelim.

Benim anlatacağım bir şeyler daha var sana.

Başta siz demiştim çünkü daha yeni tanışmıştık o zaman.

Şimdi sen diyorum, insanlara değil sadece “sana”dır hitabım:

Dinle beni geceleri çocuğunun ateşi çıksa uyuyamayan, saatlerce başında nöbet tutan ama bir küçük beyaz buluta gelince başını kaldırıp 1 dakika bile bakmayan, gözleri kör, kalbi gözlerinden kör, ruhu sıkıntılara müptela sen!

Peki beni yaratan Zât neden yaratmıştır?

Sadece yağmurlar yağsın, ekinler baş versin, insanlar doysun, ekonomiye can gelsin, e zaten temizlikte imandan bir güzel duş alsınlar yağmurlarla… diye mi?

Bunun için mi sence bu kusursuz düzen?

Ee hayvanlardan bir farkı yoksa insanın, neden insan arza halife seçilmiştir?

Yiyip, içip, yatıp kalkmasını hayvanlara da bildirmiş kâinatı kudret kalemiyle yazan ve senden o kâinat kitabını okumanı isteyen

Zât-ı Zülcelal!

O hâlde nedir seni hayvandan ayıran?

E tabii sana bu zamana kadar: “Üzümünü ye, bağını sorma!”

diye öğrettiler.

Ama öğretenler de bilmediler ki bilemediler ki bu kâinata üzümün bağını sormak için gönderildiğinizi.

İnsanları izliyordum geçen günlerden birinde.

Böyle derin düşüncelere dalmışken birden onların kırmızı bir kitap okuduklarını gördüm.

İçinde yazanlara kulak verdim onlar okurken…

Bu kitabı yazan kâinat kitabını okumuş ve öyle yazmıştı belli ki.

Şöyle yazıyordu kırmızı kitabın satırlarında:

“Demek, hayvanın vazife-i asliyesi(asıl vazifesi) taallümle tekemmül etmek(öğrenerek amel etmek,hareket etmek) değildir; ve mârifet kesb etmekle(kazanmak) terakkî etmek değildir; ve aczini göstermekle meded istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına(yeteneğine) göre taammüldür,(öğrenme) amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir. (fiili ibadetler)

İnsan ise, dünyaya gelişinde, her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil. Hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı(hayat şartları) öğrenemiyor. Belki, âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç. Hem gayet âciz ve zayıf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin(insan hayatı) muâvenetiyle(yardım) ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir.Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi taallümle tekemmüldür,(öğrenerek amel etmek) duâ ile ubûdiyettir.(Allah’a kulluk) Yani, ‘Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikâne terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lûtuflarıyla böyle nâzeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?’ bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dâir, Kâdiü’l-Hâcâta(Bütün ihtiyaçları karşılayan Allah) lisân-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır; ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete(Allah’a kulluğun yüce makamı) uçmaktır.”

SubhanAllah.

Nasıl güzel cümleler yazmış kâinattan Hâlık’ını soran bir seyyah.

Şimdi gözyaşlarımı döküp rahmeti sergilemek isterdim ama daha zamanı var…

Biraz daha anlatayım da sana sonra yağmur olur, sel olur, dökerim göz pınarlarımı küre-i arza.

Evet kâinat kitabını okuyan bu zât diyor ki:

Etrafına bir bak ve sorgula!

Hayvan gibi olamazsın.

Sen üzümün bağını sormalısın!

Bunun için bu âleme gönderilmiş ve bundan sonra da başka bir âleme gönderileceksin…

Sadece düşünmek, sorgulamak da yetmez. Bu tefekkürden sonra anla ki senin aczin, fakrın hayvandan da fazladır.

Yeteneklerine bakılırsa sen bir serçe kuşuna bile zor yetişirsin.

Çünkü doğduğunda konuşamaz, yürüyemez ve ihtiyaçlarını tedarik edemezsin.

Ve hayatın şartlarını ancak 20’li yaşlarda öğrenirsin.

Hatta bak etrafına 30-40 yaşında bir insandan bile: “Ben bu hayatı da insanları da anlayamıyorum, ne yapacağım şimdi ben?” gibi hâlâ bilmediğini bildiren, 40 yaşında bile hayattan ve insanlardan öğreneceği çok şey olan bir insan görebilirsin,

BAKARSAN!

Yani anla ki senin aczin ve fakrın sana, seni yaratan Zât’a yönelip dua ederek O’ndan hâcatını istemen için verilmiş.

Ben küçük beyaz bulut sana bu dersi veriyorum ki beni ve seni yaratan Zât’ın şu ayetini artık görmezden gelme!

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah’ın birliğine deliller vardır.”

(Bakara sûresi/164.)

Evet ayet senin düşünmen için nazil olduysa ve sen hâlâ bana baktığında bir şeyler göremeyip: “Bulut işte ya, küçük beyaz bir bulut sadece…” diyebiliyorsan gafilsin dostum!

Paylaş

2 yorum yapılmış. Sende yap :)

  1. Anonim 9 Temmuz, 2017 at 16:46 Reply

    ……………………….
    Ağlarım da ağlar iken yüzüm güler nedendir?
    Göz yaşlarım gülen yüzümü ağlayan yüz edendir.
    Hâlden hâle giren gönül;cümlenizle gülendir.
    Göz yaşlarım silinmezse,şelale-i düdendir.
    Derviş odur,çoban olup;nefsi ezip güdendir.
    Ah bu ahval mimiklerimi bocalatıp da gidendir.
    ………………………..

  2. ....... 4 Temmuz, 2017 at 06:12 Reply

    Sen göz yaşlarını döküp rahmeti sergilemedin, biraz da bizimkilerden dökülsün diye sanırım, dökseydin mürekkep dağılırdı heralde..yüreğine sağlık.

Yorum Yap