Eyvah! İyiliklerimi Kim Yaktı?

0
Paylaş

Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in anlattığı bir hikaye vardır: Mağaranın ağzını koca bir taşın kapatmasıyla mağaraya hapsolan üç arkadaş hakkında. Bu üç arkadaş mağaradan kurtulmak için, o güne kadar yaptıkları en büyük iyilikleri dile getirip o iyiliklerin hatırına Allah’tan onları kurtarması için dua ederler.

Şimdi bir düşünün, acaba siz böyle bir mağaraya hapsolsanız hangi iyiliğinizi söylerdiniz? Koskocaman bir oda dolusu iyiliğiniz olabilir, tamam belki günahlarınız daha büyük bir oda kadardır ama bugüne kadar hiç iyilik yapmadı sayılmazsınız. Düşünün ki iyilikleriniz kocaman bir oda kadar olmuş ve siz de odanın ortasında ayaktasınız. Sonra; birden, bir kibrit çakıyorsunuz, odada her şey yanmaya başlıyor. Ateş değdiği an kül olacak kadar nazik iyilikleriniz, bir oda dolusu kadarken bir anda bir avuç küle dönüyor. Sonra bir rüzgar gelip o külleri de suratınıza savuruyor.

Bunu neden mi hayal etmenizi istedim? Belki de böyle bir hâldesiniz diye.

“Hased etmekten sakınınız. Biliniz ki, ateş odunu yok ettiği gibi hased de iyilikleri yok eder, siler götürür.” (Hadis-i Şerif)

 

İmtihan edilmek üzere gönderildiğimiz dünya denen diyarda, hayatımıza giren her şey imtihanımızdır. Hatta öyle ki, Allah’ın bize vermedikleri de en az verdikleri kadar imtihandır. Bazen de; bize verilmeyenin, bir başka kardeşimize verildiğine şahit oluruz. Sonra dünya imtihanında olduğumuzu unutup, sanki burada sahip olduğumuz her şey sonsuza kadar elimizde kalacakmış gibi, sanki burada verilen her şey hakikaten bize veriliyormuş gibi nefsimize yeniliriz. “Niye onda var da bende yok, bende olmasını onda olmasından daha çok istiyorum.” düşüncesine kapılırız. Ve imtihan başlar. Ya biz bu düşünceyi yakacağızdır ya da o bizi.

“Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.”(1)

 

Eğer bu haset, dünyalık bir servet içinse; bu büsbütün gereksizdir. Çünkü bu Allah’a nankörlükten başka bir şey değildir. Zira her zaman maddi anlamda bizden daha aşağıda olan insanlara bakarak şükredecek hâlimiz olduğunu fark edebiliriz. Her zaman, hem de her zaman, şükredip mutlu olacak hâlimiz var bizim. Biz yoktuk ki var olduk; akıl, şuur, ruh sahiplerinden kılındık; bir su aygırı değil, mükemmel yaratılışlı, muhteşem duygularla donatılı bir insan kılındık; bizlere Rabb-i Rahîm’imiz her karanlığı nura döndüren iman nurunu nasip etti. O nur ki nur üstüne nurdur. Geçmişi bir tövbeyle temizler, geleceği bir duayla güzelleştirir. Her derdin arkasında, senden haberdar ve seni çok seven Rabbin olduğunu gösterir. Her acı gözyaşlarıyla geçen sıkıntıyı, mutluluk gözyaşlarına gebe kılan Rahmân’ın idaresinde olduğunu gösterir. İşte biz hep şükredecek bir hâldeyiz. Hasedin böylesi, hem de büsbütün utanç vericidir. Çünkü biz, öyle bir Peygamber’in (Aleyhissalâtü vesselâm) ümmetiyiz ki; ölüm anında  “Ey Ebu Müveyhibe! Bana, dünya hazinelerinin anahtarları ile birlikte dünyada kıyamet kopuncaya kadar kalmak ya da Rabbime kavuşmak sunuldu. Ben, Rabbime kavuşmayı tercih ettim.” diye anlattığı gibi; öteler varken, dünyaya tenezzül etmeyen bir Peygamber’in Ümmetiyiz…

“İstemez misin ya Ömer; dünya onların olsun, ahiret de bizim..” diyen Peygamber…

İstemez misin kardeşim, şu hiçbir şeyin kararında kalmayıp mahvolacağı dünyadan nasibimizde olmasın; ama bizim de nasibimize cennet yazılmış olsun…

Bizim en büyük zenginliğimiz, bir damla suyu bile çok gören şükrümüz olsun…

Ve Rabbimiz bizden razı olsun…

İstemez misin?…

 

 

Hasedin bir de şöylesi vardır ki; bunu özellikle -en başta kendi muhtaç nefsime- imana ve Kur’an’a hizmetkârlık davasında kardeşlerime şifa olsun diye yazıyorum:

“Aman bir başka isim benden ön planda olmasın, hizmette o daha başarılı olup daha çok göz önünde olmasın…”

Bu içten çürüten bir hastalıktır.

Davada tutunmak ihtiyar ile olsaydı, korkmazdım. Ama davan seni tutmazsa, sen ona tutunamazsın. Yani sen asla “vazgeçilmez” değilsin. Eğer bu dairenin içinde olmak nasip olmuşsa “Demek en çok benim ihtiyacım varmış ki, uçuruma en çok ben yaklaşmışım ki; Rahman herkesten önce beni çekti ve ihtiyacıma merhameten burayı nasip etti.” diye düşünmekten başka hiçbir hakkımız yoktur.

Eğer liyakatın bir payı varsa, senden çok daha layıklar var.


Neyini feda ettin, sadakatin bozulmasın diye mahkeme salonunda can verecek kadar neyini feda ettin?

Vazgeçtin mi anadan, yardan, serden?

Sen kendini davaya layık görebilecek kadar; Allah’a, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, Kur’an’a layık olabildin mi?

Bedîüzzaman Hazretleri dahi:

“Cenâb-ı Hak merhametkârane inayetini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsımı en âlî ve has bir mürşid hükmünde olan esrar-ı Kur’âniyede istihdam ediyor. Yüz bin şükür olsun. Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ!

(اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبىِِّ ” (2″ derken, sen şimdi, nefs-i emarene bir makam mı veriyorsun? Nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyetini mi okşuyorsun? Yazık sana…

 

“Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin.”(3)

Çünkü bizim en büyük meziyetimiz, en şükredilecek bir övüncümüz tefanidir. “Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.”(4)

 

Haset denen hastalığı böyle yakabilirsiniz ancak. O ateşi ancak böyle söndürebilirsiniz.

 

“Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.”(5)

 

Kardeşlerim, eğer; bu davaya layık olup, dünyalık makamların yanında uhrevi makamlarını dahi feda edenlere vefa borcumuzu ödemek istiyorsak; bizim önce enaniyetimizi feda etmemiz gerek. Bu ise ancak ihlasla olur. İhlas ise; “Allah sevsin de başkası sevmese de olur.” diyebilmektir. “O razı olsun da başkası olmasa da olur.” diyebilmektir. “O bilsin de, başka kimse bilmese de olur.” diyebilmektir.

O’nun hatırına, kardeşimizi kendimize tercih edebilmektir. Çünkü bilemeyiz ki, belki O, kardeşimizin kalbini bizimkinden daha çok seviyordur. O’nun sevdiğini, kendimizden daha çok sevmeden nasıl ihlaslı oluruz?

 

Bırak kimseler bilmesin seni. İsmini Allah’ın ilminden kaçıracak hangi güç var? O haberdarken, O asla unutmayacakken, nereye kaybolacaksın? “ (O genç) İş konuşmaz; konuşmadan bitirir, bitirdikten sonra da bir daha konuşmaz. Yaptıklarını unutur. Reklama düşkün değildir. Gizliyi ve açığı bilenin onun yaptığını bilmesine kanidir o.” (6)

 

“Karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor.

İçinde evladım yanıyor,

imanım tutuşmuş yanıyor.

O yangını söndürmeye,

imanımı kurtarmaya koşuyorum.”(7)

 

Önemli olan önde koşmak değil, önemli olan başkalarının seni önde koşarken görmesi hiç mi hiç değil. Önemli olan, o yangını söndürmek. Gencecik çocukların ahiretini kül eden, senin de imanını tehdit eden, evlatlarının geleceğini tehdit eden o ateşi söndürmek. O hâlde, o ateşi söndürmek uğrunda kime daha çok hizmet etmek nasip olmuşsa, ona bütün canımızla teşekkür etmek ve tüm kalbimizle o merhamete pek muhtaç kardeşimize dua etmemiz gerekirken, haset niye? Üşenmeden, her kelimesindeki şifayı alarak oku:

 

“Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyâkârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba birgün adâvete değmeyen birşeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?” (8)

 

Öyleyse şu sözlerle bitirelim artık:

 

“Hak ve hakikatin, Kur’ân ve imanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder.

Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkkî ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta, herbiriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.” -Bedîüzzaman Said Nursî


(1) Risale-i Nur | Mektubat | Yirmi İkinci Mektub

(2) Risale-i Nur | Şualar | On Dördüncü Şua

(3) Risale-i Nur | Lem’alar | Yirmi Birinci Lem’a

(4) Risale-i Nur | Lem’alar | Yirmi Birinci Lem’a

(5) Risale-i Nur | Lem’alar | Yirmi Birinci Lem’a

(6) Arş’ın Gölgesindeki Genç | Nureddin Yıldız

(7) Risale-i Nur | Tarihçe-i Hayat

(8) Risale-i Nur | Mektubat | Yirmi İkinci Mektub

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?

Bunları da okumalısın