İNCE RUHLAR İKLİMİ

Paylaş

Selâm olsun…

O’nun selâmı, rahmeti ve bereketi ebediyen, dâima üzerinize ve üzerimize olsun…

Parmak uçlarım klavyenin üzerinde, harflerin kelimelere durmuş yanlarından içer gibi…

Kelimeler cümlelere dökülmek için an sayarken bir roman kadar uzun cümleler düşüyor yâdıma…

Derinliği de cabası…

Güzel olan her şeyin bir sonu olduğu ve olacağı gerçeği de bu cümlelerin bir köşesine ilişmiş oturuyor öylece…

İçimize düşenlerden birkaç parçayı yavaşça konduralım sayfanın içimizden temiz sol yanına…

Bir sınava giderken…

Yaşamaktan daha zor bir sınavın olmadığı aşikâr…

Bu zor sınavın içine dercedilmiş küçük ve kolay bir sınavdan bahsediyorum…

O sınavlardan birine giderken yolun kenarında küçük, eski bir ev gördüm.

Hemen fotoğrafını çektim.

Güzel evler, güzel insanlar gibi rastlaması zor şeylerden şimdilerde… Sonra güzel çiçekler gördüm. Dallarından koparmaya, yerinden yurdundan etmeye kıyamayıp uzaktan izlemekle, uzaktan sevmekle yetinmeye çalıştığım güzel çiçekler…

Sonra yüzümü çiçeklere, kalbimi çiçeklere, içimi çiçeklere dönüp “Gülümse çekiyorum.” der gibi çektim çiçek gönüllerini.

Dönemedim çiçeğe.

Sabahın en güzel demlerinde, boş sokakların loş gölgelerinde çiçeğe duran sözlerden birkaçını devşirmeye meylettiysem de olamadı…

Fikri güzel olmayanın zikri nasıl güzel olsundu ki?

Ve şimdi açtığım eserin içerisinden, Mevlana hazretlerinden bir gül demeti bizlere:

“İyileşmek için hasta olmak gerek…”

Ne güzel değil mi?

Hasta olmak da yetmeyebilir…

O hastalığı kabul etmemiz lâzım…

Ve elzem…

Fikrimizi ve zikrimizi güzel eylemek için ne yapmamız gerektiğini düşünmeden evvel güzel olmadığımızı yani fikren, zikren ve rûhen hasta olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.

Hasta yanlarımıza şifâ dilerken çiçeklerin yanından çiçek olamayışımızın bilinci ve buruk bir tebessüm ile geçmekle yetiniyoruz.

Sonra başka bir evin yanından geçerken eski bir eşya ilişiyor gözlerime… Gönlüme değiyor eşyanın sessizlikle konuşması…

Ara ara fotoğrafına bakıp dertleşmek için telefonumda saklamalıyım onu… Ve çektim…

Eskimiş ve her yanından ayrı bir sancı dökülen bir koltuğun acılarını kendime, içime çektim…

Nasıl kapının önüne öylece bırakabildiler, hâlâ düşünüyorum…

İçime dökülüyor hüznüm sağanak sağanak… Gecenin bir yarısında, karanlığın koynuna atılmış ve yalnızlığa terk edilmiş eski bir eşya olmak…

Neden bu kadar yabancı gelmiyor?

Bize çok tanıdık değil mi?

Yalnızlık zor zanaat…

Belki de sanat…

Bugün belli bir konumuz yok…

Biraz muhabbet ederiz diye düşündüm… Mesela o eski koltuğun ahvâlini düşünürüz beraberce,

diye düşündüm…

Acaba hâlâ o kapının eşiğinde sevilmeyi mi bekliyordur yoksa bir eskiciye satılmış ve başka sevdâlar peşine mi düşürülmüştür?

Eşya ve ruh mefhûmu ile ilgili yakından tanıdığım birinin acı bir anısı var… Gecenin bir yarısı herkes uykuya satmışken gözlerini seccadesinde oturmuş kalmış bizimki…

Gidecek yeri yokmuş başkaca…

Rabbinden başka kimsesi yokmuş…

Sahi O’nu bulan neyi kaybederdi ki? Bizim bu arkadaş da bulma sevdâsına düşenlerden ama sebeplere fazlasıyla takılan bir gürûha meyilli… Her ne ise…

Gecenin bir yarısı gözyaşlarına karışan hıçkırıkları ile nefes nefese ve nefessizce sarılmak istemiş bir dosta… O zaman çok yalnız hissetmiş kendini… Sırtını sıvazlayan “Sabret, geçecek.” diyen bir dost aramış gecenin karanlığında…

Sonra duâ edip ellerini gözyaşlarına sürmüş… Ve biri ilişmiş gözlerine…

Gitarı…

Ona sarılmak istemiş…

Bir ruhu olduğunu işte o gece hissetmiş…

Sımsıkı sarılmış çalmayı dahi bilmediği gitarına…

Kolları yokmuş ama yüreği sıcacıkmış… Ruhu ile sarılmış ve o geceden sonra daha da sevmiş odasının bir kenarında onu sessizce izleyen gitarını….

Bu arkadaş şimdi ne âlemde bilmiyorum…

Uzun zamandır konuşmuyoruz kendisiyle… Hayırlara çıksın yolu…

Evet…

Ne diyorduk az evvel?

Eşya ve ruh…

Eşyaların da ruhu olduğunu unutmayalım olur mu?

Mutfak dolaplarının kapılarını öyle hızlıca kapatmayalım mesela…

Ya da kahve içtiğimiz bardağı masanın üzerine koyarken yeni doğmuş bir bebeğin boynundan nazikçe tutup yumuşak bir yatağa bırakır gibi bırakmaya gayret edelim…

Biliyorum zor…

Ama sinirlendiğimiz o anlarda kapıyı hızlıca çarpıp çıkmak yerine yavaşça çekelim kendimize doğru…

Gönlümüz ile yaşamaya çabalayalım ki gönül kırmayalım.

“Aman kapının da gönlü mü olurmuş hiç” demeyelim mesela…

“Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mânâ var…” demiş bir güzel…

Ne de güzel…

Değil mi?

Geçenlerde kapıyı biraz hızlıca çekmişim kendime, sonra ne yaptığımı anlatayım da gülün biraz…

Gönlüm elvermedi geri döndüm…

Kapının acıyan yanından öptüm…

Özür bile dilemiş olabilirim kapıdan…

Kapının acıttığım kolundan…

Deli de diyebilirsiniz, alıştım ben…

Ama gidersem “Canımı yaktı ve ardına dahi bakmadan, yaralarıma aldırmadan, bırakıp gitti beni…” der ve üzülür diye düşündüm…

Hıhı deliyim, evet…

Doğru cevap…

Ama deli olmadan da yaşanmıyor sanki…

Akıllıyım diye övünenlerin,

“Bir kalbiniz vardır onu hatırlayınız…” diyen şâiri anlayabileceklerini düşünemiyorum zirâ…

Dinlemek mühim mesele…

Dinlemeden dinlenemediğimiz gibi dinlemeden, sadece konuşarak anlayamayız da…

Anlatmak şöyle dursun…

Anlamadan yaşamak zor olsa gerek…

Bir muhabbetin en güzel cümlesi idi galiba:

“Eşya ile konuşan incelmiş ruhlar iklimi…”

Başta söylediğimiz “Bir roman kadar uzun cümleler… Derinliği de cabası…” tam olarak bu cümleye denk düşüyor galiba…

İncelmiş ruhlar iklimi deyince o iklimi hakka’l-yakîn yaşayan, oralarda yaşayan ama yaşlanmayan bir güzel düşüyor yâdıma…

Bediüzzaman Hazretleri…🌹

Ve eşya ile konuşan bu ince ruh bir sır veriyor bize…

Dinle…

“Göz bir hassedir ki rûh bu âlemi o pencere ile seyreder…”

Rûhumuz ile âlemi gözlemek ve izlemek…

Bir göz penceresinden…

Üstadın burada bahsettiği sadece baştaki göz müdür bilemiyorum…

Ama bir bence’si olacaksa bu yazının o hakkımı burada kullanmak istiyorum…

Bir başkaca yerde şöyle diyor Üstad:

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir… Göz ise mâneviyatta kördür…”

Bu cümle aslında çok derin bir cümle ancak az evvel bahsettiğimiz konu ile de ilintili…

Bir bence alalım ve devam edelim…

Yani iki gözümüzü de kullanmayı öğrendiğimiz zaman eşyayı ruhumuz ile seyredebiliriz…

Nedir iki göz?

Başındaki ve gönlündeki…

Peki bu ne demek?

Başındaki gözün gönül gözünü takip etmiyor ise âlemi ruhun ile seyredemezsin demek…

Aklı kıt bir akıldan bu kadar süzülüyor işte akıl vermek…

Sürç-i lisân ettiysek affola…

Anlatanın eksikliği anlayanın ferâseti ile örtülecektir inşâAllah.

Ve her şeyden öte bir şey…

“Yaşadığımız gün yaşattığımız gün olacaktır…”

Yaşatmak demişken konuyu dağıtabildiğim kadar dağıttığımı düşünerek ve toparlamaya da çalışmadan, “bırak dağınık kalsın böylesi çok daha güzel” diyerek, birkaç cümle daha eklemek istiyorum bize dâir…

Bir gecede bitirdiğim ve içerisinde kendimi bulduğum bir kitap vardı…

“NUR”… 🌿

Bu kitabın yeri bende çokça ayrıdır ve aşk ile tavsiyemdir…

Kitapta gönlüme değen ve gönlümü başka bir cihete çeviren bir cümle vardı…

Diyordu ki Mustafa Kutlu:

“Kurtulmak için kurtarmak lâzım…”

Bu roman kadar uzun ve derin cümleyi kalbimize armağan ediyorum…

“Ben” yerine “sen” diyen, “sen”den “biz”e varan,

eşya ile konuşan incelmiş ruhların o gül ikliminde âleme gönlü ile bakan, gözü gönlünü tekzip etmeyen kurtarma ve yaşatma sevdâlısı bir neslin duâsı ile…

Vesselâm… 🕊

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?