MERAKLA BEKLENEN KİTAP HASBELKADER’İN HİKAYESİ

Paylaş

 

 Merakla beklenen Hasbelkader’in yazarı Fatih Yağcı ile yazarlığa ve son kitabına dair hoş sohbet yaptık.Yazarlığa ilk  nasıl başladı? Hasbekader’in çıkış hikayesi ve daha bir çok şey bu röportajda.

 Röportaj: İzzet yiğit

  Sizce Fatih Yağcı nasıl biri?

Fatih Yağcı, eski hayatında hatalar yapmış sonra onları tövbe ederek yeni bir hayata başlamış. Yeni hayatına başladığında da Kur’an’dan gelen şifalarla inşâAllah iyileştiğini düşündüğüm bir adam. İyileşince de şunu söylemiş, demiş ki: “Ahir zaman çok hastalıklı, manevi hastalıklı bir asır. İnsanların hasta olduğunu görünce de e kendi de bir nevi şifa bulduğunu görünce de. Bundan sonraki hayatımı manevi hastalıklı olan kardeşlerime, aklına sorular takılan, ateizme çekilmek istenen, dinden uzaklaştırılmak istenen, etrafında binlerce günahları yığarak, onları gayrı meşru, gayrı İslamî yollara çekmeye çalışan insanların hastalıklarına şifa olmak için mücadele veren bir adam. Altı buçuk yedi sene önce YouTube’a girdi. Sözler Köşkü Kanalı’nı açtı. Ve bu kanal şu anda Elhamdülillah YouTube’un en büyük İslami kanalı oldu. YouTuber Fatih Yağcı. Aynı zamanda da bir yazar.

 Peki ilk kitabınızı çıkartmayı ne zaman ve nasıl düşündünüz?

Ömer ağabey var dostumuz, abimiz. O bir gün bizi aradı ve dedi: “Ya işte sizin YouTube’da videolarınız çok güzel tıklanıyor. Hani işte bunları bir kitap hâline getirelim.” tarzı teklifte bulundu. E bizim de videolarla ilgili çok ciddi bir yoğunluğumuz var. Kitlemiz orada YouTube’da. Dedik: “Ağabey, o zaman oturalım biz yazalım bir şeyler.” Eski sohbetlerimizden de istifade ederek. Birinci kitap daha sonra çıktı “Seviyorsan Git Konuş Bence.” Öyle başladı yani hikâye. Sonra “Cennete Gidemezsek Yandık” Şimdi yakında inşâAllah üçüncü kitap çıktı. Birinci ve ikinci kitapta böyle deneme tarzında yani istifade ettiğim hakikatları kaleme aldım. Üçüncü kitapta da bir roman. Heyecanlı ve maceralı bir roman içinde bunu anlatmaya çalıştım.

 Her yazarın ritüelleri vardır. Sizin bir yazar olarak ritüelleriniz neler?

Ya normalde herhâlde şöyle cevap vermem gerekiyor: “İşte yazlık evimize gidiyorum, denizin dalgalı seslerini duyarken geceliğin gökteki yıldızlara bakarken, Samanyolu galaksisinin içinde yalnızlığını hissederek, o karanlık odaya bir mum yakarak, bir parça kağıt, bir dolma kalem ve bir tütsü kokusu ile birlikte şairsi havayla bu kitabı yazdım.” demem gerekiyor. Ama öyle değil. Herhâlde şöyle oluyor: “Yeni bir kitap çıkarsaydık iyi olur.” deyip birkaç aylık bir çalışmanın içine girip bir anda bakıyoruz çok huzurlu bir sürecinin sonunda çok yoğun oluyor. Ben üniversitede de öyleydim. Sınava çalışmazdım umurumda değildi. Ama sınava yakın final haftasının tatili olunca öyle bir çalışırdık ki yani sınıfın en çalışkanından daha fazla çalışır işi bitirirdik. Tabii atıyorum bir sene kitap yazmamışım. Bir sene sonunda bir kitap yazmışım. Bu şu demek: Bir sene boyunca aklıma, âlemime gelen hakikatlar, karşılaştığın insanlar ve olaylar karşısında edindiğim birtakım bilgileri kafamda topluyorum bir yerlerde. Daha sonra oturup onu birkaç ay içinde kaleme alıyorum.

 Peki, kitabınıza koyacağınız konuları nasıl seçiyorsunuz? Neye göre belirliyorsunuz?

Neye göre belirliyorum? Yani ihtiyaca göre belirliyorum, insanların bu asırda kafasına takılan sorular nelerdir? Merak ettiği şeyler nelerdir? Veya eksikliğini yaşadığı şeyler, sürekli üzerinde yaptıkları hatalar, mevzular ne ise onlar üzerine yoğunlaştırıyorum çünkü hani ortalıkta bir sıkıntı, bir hastalık varsa ona yönelik bir ilaç üretmek insanlar tarafından daha iyi rağbet gösteriliyor. İlk iki kitapta bu şekilde yaptım, Üçüncü kitapta da romanın içinde bir hakikat var. Birçok hakikat var, dolaylı bir anlatım var.

 

 

 Kitap yazmaya başlarken kurguyu önceden mi belirlersiniz? Yoksa olay örgüsü siz yazdıkça mı gelişir?

Üçüncü kitap  roman olduğu için önce bir kurgu kuruyorsun kafanda haftalar boyunca onu düşünüyorsun yazıyorsun bir şeyler. Sonra çok emek verdiğin çok inandığın bir şey hakkında işte feedback toplamaya çalışıyorsun. (Nasıl olmuş?, Nasıl olmuş?) Aslında çok güzel olarak gördüğün şey dış dünyada çok ilgi görmeyebiliyor. Arkadaşların seni uyarıyor. Sonra siliyorsun baştan yazıyorsun, tekrar yazıyorsun. Ana iskeleti oturtmak oldukça zor. Biz bir de sıradan bir hikâye olmasını istemedik. İnsanların  sonunda “vaaavvv” diyeceği bir hikâye olmasını istedik.Ondan dolayı üçüncü kitabın çok üzerinde durduk. Çok güzel bir iskelet oturduktan sonra hikâyenin içindeki üslubun çok gündelik, çok samimi bir üslup olmasını tercih ettik. Ana iskeleti kurduktan sonra en baştan başladık üslupları ile konuşmalarıyla o iskeletin üzerine binayı inşa etmeye o şekilde oldu.

 Peki yazarlar genelde kitaplarına koyacağı yazıyı belirlerken bayağı bir kabz hâline giriyorlar. Oturuyorlar, düşünüyorlar. Peki siz  “Bunu ben kitaba koymalıyım.” dediğiniz yazıların özellikleri neler? Veya bu yazı “Evet kitabımda hedeflediğim konuya uygundur.” derken neleri düşünerek bu doğrudur diyorsunuz?

Hakikaten bazen kabz hâli oluyor. Yani oturuyorsun dört saat, beş saat boyunca bir sayfayı bile zor yazıyorsun. Bazen de öyle bir oluyor ki bir anda böyle oturuyorsun arka arkaya aklına bir sürü şeyler gelmeye başlıyor kalbine ve âlemine o anları çok iyi değerlendirmeye çalışıyorum. Çünkü normal zamanda oturduğumda aklına, hayaline bir şey gelmiyor. Ama o zamanlar böyle insanın sanki manevi olarak açık olduğu irtibatın sağlam olduğu anlarda yardırıyorum yani yapabildiğim kadar. Böyle birtakım müzikler var. Arka planda çalmasını istediğim enstrümantal onların eşliğinde olursa daha iyi gidiyor bu iş.

 Peki son kitabınızı roman olarak yazmayı tercih etmişsiniz. Bunun hikâyesi nasıl başladı?

Hadi üçüncü kitapta farklı bir şeyler yapalım dedik. İlk iki kitapta deneme tarzındaydı, direkt hakikat vardı. Üçüncü kitapta şunu fark ettik: İnsanların en çok ilgi gösterdiği şey filmler veya kitap olarak baktığımızda romanlar. Hani kitap fuarına gidiyorsun. Milyonlarca kitap var belki orada, çoğu roman. Film de bir nevi romandır senaryosu hasebiyle. O zaman dedik insanlar enteresan bir hikâye duymak istiyor. Yani bir olay örgüsü istiyor insanlar. Ee bu olay örgüsünün içinde hakikatleri verebilirsek bu çok daha mantıklı olacaktır. Çünkü yani karşımıza çıkan birisinin iki buçuk saatlik konferans verdiğini düşünün. Sıkılırız değil mi? İki buçuk saat boyunca anlatıyor, hakikat anlatıyor, direkt veriyor. İşte birinci, ikinci kitapta kısmen bu var ama birinci, ikinci kitapta da çok böyle tatlı üsluplarla, esprilerle, muhabbetlerle kaynattığım için o çok böyle hissedilmedi. Ama iki buçuk saatlik bir film olsa ve olay örgüsü çok kuvvetli, heyecanlı “Ne olacak?” işte her bölümün sonunda böyle ne olacağını merak ettiren bir film olsa. Hani dizilerde de o vardır ya. Dizinin sonu öyle bir biter ki ertesi hafta hemen böyle açmak ister insanlar, merak etmek ister. Onun gibi biz de böyle çok sürükleyici, hani insanların eline kitabı aldığı zaman bir gün içinde bitirebileceği kadar sürükleyici bir hikâye, ana olay örgüsü kurduk. Kitapta da üç tane karakterimiz var: Taha, Yaşar, Fuat. Üç tane karakter. Taha ana karakter. Yani tam böyle ahir zaman gencinin karşılaştığı olaylar, problemler, sıkıntılar, işin içinden çıkamadığı bazı durumları özetliyor. Ve çok büyük bir macera geçiriyorlar. Hani çok da spoiler vermek istemiyorum heyecanı kaçmasın diye. Ama şu cümleyi söyleyerek de anti spoiler vermek istiyorum. “Bütün filmler Holywood filmleri gibi mutlu sonla bitmek zorunda değil. Mutlu sonla bitmemek zorunda da değil.” diyerek sonunda iyi veya kötü her şey olabilir algısını şu anda ortaya koymak istiyorum.

 

 Peki üç kişi belirlediğinizi söylüyorsunuz karakter olarak. Karakterlerinizi neden üç kişi belirlediniz? Veya yazılarınızda bir karakter belirlerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Yani şimdi o kadar dikkatli konuşmam gerekiyor ki hani böyle bir film izleyecek olursun, arkadaşınla oturursun, daha önce izlemiştir. Tam böyle heyecanla bekliyorsun, ne olacak, ne olacak? Hemen o arkadan böyle spoiler verir, “Ben bir şeyleri biliyorum. Bildiğimi de sana bildirmek istiyorum.”

“Bak, bak şu adam var ya bak. Sonunda bu adam ölüyor ya niye böyle yapmışlar?” deyip bütün heyecanını kaçırır ya. Ben de böyle yanlış bir şey söylemek istemiyorum. Ama genel hatlarıyla beni de bu konuda sıkıştırmazsanız sevinirim. Genel hatlarıyla şunu söyleyebilirim: Taha felsefeyle ilgilenen, çok erdemli, çok karizmatik, dış görünümü de çok karizmatik bir arkadaş. Ve Taha burada arkadaşlarının da bir nevi manevi olarak öncüsü. Fuat var, git-geller yaşayan. Kafasında birçok sorular olan. Dini sorgulayan. Ama çok temiz, çok güzel bir karakteri olan bir arkadaş. Yaşar da bir sevdası var kalbinde, çok sevdiği birisi var. Onunla ilgili bazı olaylar yaşıyor. Onun dışında bu üç arkadaş çok sıkı bir şekilde birbirine sarılmışlar, çok iyi dostlar. Ama işler yolunda gitmiyor. İstedikleri gibi gitmiyor, problemler çıkıyor; çözüyorlar, başka problemler çıkıyor. Böyle devam ediyor hikâye. Yani şunu fark ettim. Kitabı bitirdikten sonra birkaç kere okumam gerekiyor. Kitabı normalde insan ikinci, üçüncü okuyuşunda çok sıkılması lazım. Ama yani kitap özellikle son bölümünde ne oldu, ne bitti anlamıyorsun. Hani böyle matematik dersleri vardır, ben matematiği çok sevmem. Belki de başarılı olamadığım için sayısal değil benim zeka. Daha çok işte görsel zeka belki sözel zeka mı diyorlar ona o tarzda benim. Mesela ne vardı? Matematik dersi bir başlar. Oo öyle bir sıkılırsın iki saat, üç saat gibi gelir kırk beş dakikalık ders. Bir de beden dersi vardır kırk beş dakikalık ders on dakika gibi gelir. Ha onun gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun, çok garip bir şekilde. Normalde mesela kendi YouTube videolarımı ikinci kez, üçüncü kez izlediğimde çok sıkılıyorum. Bilmiyorum, hani neden? Ama şeyde, bunda öyle olmadı. Çok akıcı bir şekilde devam ediyor. Yaklaşık on beş tane arkadaşa da okuttum. Hani güvendiğim, edebi yönüne güvendiğim, değerlendirmesine güvendiğim arkadaşlara. Çok çok çok olumlu görüşler aldık. Sürükleyici olduğunu söylediler.

 Peki bir yazar olarak yeni yazarlara veya yazar olmak isteyenlere önerileriniz,

stratejileriniz var mı?

Olmadıkları, yaşamadıkları şeyleri anlatırlarsa insanlar onu samimi bulmaz. Benim en çok etkilendiğim hani çevremde birçok arkadaşım var. Hani ilim olarak çok zayıf da olabilir hiç problem değil. Onlardan çok dikkatle dinlerseniz çok güzel şeyler öğrenebiliyorsunuz. Yani beni en çok etkileyen üslup samimi olması.Adam kendi hayatı üzerinden bir şeyler anlatıyorsa işte “Fatih ağabey yıllar önce şöyle bir hayatım vardı, gafletli bir hayatım vardı, sonra tövbe ettim, sonra şunu yaptım, sonra…”Kendi üzerinden anlatınca ne oluyor? Bütün detaylara hâkim oluyorsun. Bir başkasının hikâyesi gibi anlatmıyorsun. Çok samimi, çok içten. Duygularını da aktarabiliyorsun çünkü senin başına gelmiş olayı ben anlatsam senin duygularını eksik anlatabilirim ama sen direkt kendi hikâyeni anlatsan bu çok daha samimi oluyor.O yüzden eğer kardeşlerimiz böyle bir niyeti varsa kendilerini anlatsınlar, kendi yaşadıklarını, kendi hissettiklerini, kendi öğrendiklerini anlatsınlar. Ağırlıkta olarak.

 Okurlarınıza neler nasihat etmek istersiniz?

İnsanın kıymetini belli eden şey onun gayretidir. Ne kadar gayretli olduğudur. Bir de gayretinin neye yönelik olduğudur.Bediüzzaman hazretleri bir eserinde bunu anlatıyor. İnsanın kıymetini tayin eden budur. Onlar da şuna baksınlar “Ben ne kadar gayretliyim? Ne kadar koşturuyorum, mücadele veriyorum, bir de ne için mücadele veriyorum?”Şimdi arabaya bindin. Araba çok hızlı gidiyor, 300 km hızla gidiyor. Tamam, oo süper. Ee tamam ama amacımız Mekke’ye gitmek. Sen yanlış bir yola girersen gayeni, amacını yanlış bir şey seçersen Moskova’ya doğru gidersen, ne kadar hızlı giderse gitsin aslında istenilen şeyi yerine getirememiş oluyorsun. Evet, çok hızlı gidiyorsun ama yanlış yere gidiyorsun. Ne oluyor bu sefer? Hem doğru yerden uzaklaşıyorsun hem de amacına varamıyorsun. Kardeşlerimiz de hayatlarıyla ilgili bir gaye, amaç belirlesinler.

Teşekkürler…

 

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?