“NASIL OLUR?” DİYE SORMA OLUR İŞTE

2
Paylaş

Ne denir, nasıl anlatılır, hangi kelime ifade etmeye muktedirdir bu yangını?

Hangi kor, ateşe döner rüzgarlarda savrulup?

Hangi çöl, suya döner seraplarda kaybolup?

Dil anlatamaz olur yangını,

kalp söndüremez olur harını..

Her cümlede sen varsındır ama öznesizdir yüklemin…

“Nasıl olur?” diye sorma derttaş.

Olur işte…

Öyle bir olur ki sen bile anlayamazsın bazen…

Anlatmayı geçtim anlamada bile pas tutar latifelerin.

Gözlerini kapatırsın, açtığında gerçekleşsin istersin tüm hayallerin…

Ama ne mümkün.

Köprüden önce son çıkış mı desem?

7 çeyrek vapuruna geç kalmak mı?

Ya da belki de tuzunu fazla kaçırmaktır yemeğin…

Belki de eksiltmektir istemeden bazı şeyleri…

Anılarımızdan, benliğimizden ve hayatımızdan…

Hangi şarkı iyi gelir ki böyle bir insanlığa?

Hangi insan umut vaad edebilir,

kanamakta olan umutsuzluklara?

O’ndan başkası anlayabilir mi hiç seni?

Yarattığını bilmez mi Yaradan?

O’ndan gayrısı tatmin edebilir mi keşkelerle kaçak dövüşen, iyi kilere hasret yorgun ve yıllanmış biçare yüreğini?

Tik tak tik tak sesleri duyulur zamanın girdabından…

Her şeyi yutan zamanın seni de kavramasına ve akrebin yelkovana meftun döndüğü saatlerin zembereğini çalmasına ramak kalmıştır şimdilerde…

Zaman…

Biraz daha zaman…

Yeni şeyler için, güzel şeyler için, hep iyi olmak için ve yaşamak için…

Yaşamak…

Şimdilerde herkesin kullandığı fiilimsilerden ibaret…

Ancak içi boş ve karanlık…

Kimsesizliklerle dolu yaşamak denilen tek kişilik tiyatro…

Tek kişilik bir perde ve tek kişilik dev kadro…

Sufle verecek de yoktu zaten sana yani daha doğrusu sen öyle sanıyordun kendi hayal dünyanda…

Oysa gözlerini çevirip de baksaydın kitaplığının en üst rafında duran tozlanmış Kur’an’a!

Baksaydın görürdün, görmek isteseydin bakardın!

Hiç görmedin ki belki de istemedin bakmayı.

Ya da sevmedin belki de.

Rabbini sevmedin.

Seni karşılıksız var edeni, önüne dünyaları sereni ve senden sadece seni isteyeni…

Kul olmanı isteyeni, emirlerine nefer olup O’nun programlarına göre hayat çizelgeni çizmeni isteyeni…

Görmedin değil mi O

Cemâli bâ-kemâli…

Esmalarını, nakışlarını, sanatlarını…

Gece olunca isyan bayrağını çekerdin ya hani..

Hani senden başka derdi olan yoktu!

Bir tek sendin ya derdinde boğulan, ölen ama gömülmeyi unutan!

Ölüm fermanın imzalanmıştı ya senin fikrince…

Hiç bakmadın ki elleri kesik olanlara.

Senin elin kırıktı ama eli kesik olan milyonlar vardı.

Görmedin ki çünkü bakmadın.

Bakmadın ki çünkü görmeyi unutmuştun.

Hakikatler gökkuşağıydı,

Ama sen renk körü olmuştun bir kere.

“Derdim, derdim…” diye diye kaç kişinin hayalinde bile olmayan bir hayatı yaşadın belki ama yine de senin nazarında sen en mutsuz en nasipsiz en en en en’din!!!

Bütün “en”ler sende mi toplanmıştı ne?

En iyi sen olduğun zamanlar olmuştu peki ortada bir kötülük varsa yine sen mi olmalıydın en kötü durumda?

Acı çeken biri varsa da en olmak yine sana yaraşırdı öyle değil mi?

“En”lerinle “ene” yaptın.

“En”lerinle sen oldun.

Enaniyeti buldu bedenin, ruhun ve hücrelerin…

Ama bir dakika burada bitmiyor film.

Sonuna gelmedik daha…

Sen iyisi mi benim güzel cümleler söylememi beklemeden kusurlarınla birlikte O’na varıp

yeniden başla…

O’nun kapısından başka gidecek kapı yok ki eşiğinde durulsun.

O’nun rahmetinden kaçıp sahte ilahların dogmalarında boğulamazsın.

O’ndan kaçıp O’ndan gayrısına el açamazsın ki sen.

Kaçtığına geri dönersin.

Kaçarken yaptığın hataları affedeceğinin ümidiyle…

Affına sığınırsın, merhametiyle açarsın gözlerini sımsıkı.

Evet sımsıkı açarsın gözlerini.

Sonra yağmurlarla hemhâl olur gözlerinden düşen inci taneleri.

Gözlerini dört kaparsın.

Evet dört kaparsın gözlerini.

Yanaklarına süzülen inciler, mercanlar O’na yaklaştırır seni.

Ve biliyor musun sen en çok şimdi insansın…

Ağlayınca insana benziyorsun…

Ağladıkça anlıyorsun

ve anladıkça ağlıyorsun…

Sonra kaldığın yerden değil

mürekkep izinin dahi olmadığı o bembeyaz sayfadan başlıyorsun…

Yine, yeni ve yeniden…

O’na başlıyorsun, O’nu sevmeye başlıyorsun…

“Yarattıkları bu kadar güzelse O nasıl güzeldir kim bilir?” diye geçiriyorsun belki de içerinden.

Görmek için sevmen lazım…

Sevmezsen perde kalkmaz ki aradan…

“Perdeyi  kaldır aradan zâhir olsun yaradan…”

Gerekirse yanarak yak perdeyi.

Aşk kokusu sinsin her zerrene.

Yanmadan yakamazsın ki…

“O hâlde yanmaktır sevdada ana unsur…”

Yanan bir Yaman Dede ne düşürmüş mısralara:

“Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın…

O ateşle yaşar yaşla değil yâresi aşkın….

Yanmaktır Efendim biricik çaresi aşkın…

Ağlatma da yak hal-î perişânıma bakma…”

Vesselam…

Ayşenur Tosun
@mutevelli_nur_

Paylaş

2 yorum yapılmış. Sende yap :)

  1. meynsu_meyn 30 Ekim, 2017 at 23:10 Reply

    Sonra yağmurlarla hemhal olur gözlerinden düşen inci taneleri Ağladıkça anlıyorsun “O halde yanmaktır Sevdada ana unsur ”

Yorum Yap