O SEN OLSAN BARİ!

Paylaş

Uzun bir aradan sonra “kalemin kağıda yüzünü sürmesi” gerekiyormuş.

Her nasibin bir vakti olduğu gibi vakit girince hasretle vuslata yüz sürermiş tüm sevdalar.

Kalemim ve kağıdım da buna dahil imiş…

Öyle özlemiş ki kalemimin karası kağıdımın beyazına gönlünü dökmeyi, kalem yazmadan kağıt çeker olmuş içine kelimeleri…

Zaman, akşam ezanından yarım saat ileride…

Geceye inkılap edecekmiş akşam, yatsı vaktinin girmesiyle…

Ve gece dertleriyle meşhurmuş suskun gönüllerde…

İstanbul bir nazlı gelin edasıyla peçesini yukarı kaldırmak için geceyi beklermiş.

Kendini geceye sırlarmış bu kalabalık ve yalnız şehir şimdilerde…

Ama elbette bu sırlı şehrin sırrından anlayan fatihler de varmış bir yerlerde.

Onlar geceyi severmiş gece de onları.

Hatta İstanbul dahi geceyi seven dertli gönüllerin derdini severmiş.

İçine sırladığı tarihiyle, göynüne efendi ettiği fatihiyle ve manevi muhafızlarıyla kendini geceye saklarmış şehr-i İstanbul…

Geceyi karşılarken İstanbul, aşkla demlenen çayımızdan yudumluyoruz bizler de hasreti…

Ne de güzel demiş şair:

“Şu meşrubat-ı umumi içerisinde,

Bir iksir-i azamdır çay”

diye…

Sıcak havalarda “Hararetlendim bi çay koyalım da içelim.” dediğimiz,

zemheride “Bi’ çay koyalım da içimiz ısınsın.” dediğimiz her zaman ve mekana harikulade uyum sağlayan, bir yapboz olsa yapbozun en son ve en güzel dem almış parçası olan “çay”…

Hatta şu anda bu yazıyı okuyan sizlerin de “olsa da içsek” diyebileceği bir iksir-i azam…

Çayımın bittiğini içimin üşümesinden hissediyorum. Hava her ne kadar sıcak olursa olsun yanınızda içinizi ısıtıcak bir dostunuz yoksa çay koymanın zamanı gelmiş demektir…


Hem bir derttaş hem de bir bardak davşan kanı çaya sahipseniz tebrikler dünyanın en nasipli insanı bile olabilirsiniz…

İnsan kendiyle de konuşabilirmiş tabi…

Bunu çocukluğumdan beri biliyorum.

Soğuk bir kış günü rüzgâr teninizi yakarken, gözyaşlarınız yağmurla karışık içinize yağarken ve siz bi’ başınıza deniz manzaralı bir üst geçitten geçerken şiir bile okuyabilirmişsiniz kendinize…

Evet, yalnızlık dem ve damarlarınıza karışmış olabilir…

Evet, dertleriniz karanlık noktasında gece ile bile yarışabilir.

Ama inanın geceye karşı muvaffak olamazsınız.

Çünkü tüm dertleri içine sırlamıştır gece…

O yüzdendir belki de esved libasını çekişi tenine…

Ve unutmayın sadece siz yoksunuz bu mahallede, ilçede, şehirde, ülkede, dünyada ve bu kâinatta…

Sizden binler, onbinler, yüzbinler

var. Sizin mor dediğinize onlar pembe diyebilir ama unutmamamız gereken şey her ikisinin de bir “renk” olduğudur…

Renklerimiz farklı diye yani dertlerimiz aynı tonda değil diye bu ortak noktalarımızın olmadığını göstermez.

Evet herkesin paçalarını ıslatan su seviyesi farklıdır.

Ama paçalarınızı geçip boyunuzu aşıyorsa bile o derin sular bu boğulacağınız anlamına gelmiyordur inanın!

Çünkü O yüzebileceğinizi biliyor.

Çünkü O bu sulardan, bu derin sulardan selametle çıkacağınızı biliyor.

Yani su seviyesi farklı da olsa O bunu biliyor ve seviyeleri seviyemize göre belirliyor.

“Peki ya ben yüzme bilmiyorsam¿” dediğinizi duyar gibiyim…

Merak etmeyin kendinizi suyun akışına bırakın…

Belki de bu dünya denizindeki asıl gayemiz yüzmeyi öğrenmek ve “Kara göründüüüü!” diye bağırabilmektir tüm içtenliğimizle…

Her neyse derin sular diyorduk değil mi?¿

Şiddetli bir rüzgârın olduğu, kapkaranlık bir gecede ve fırtınalı bir denizin ortasındayken kimsenin işitmeyeceği o sessiz çığlıklarımızı O işitiyor ve “O gemiyi bize selametle getiriyor…”

Yunus(a.s.)’ın kıssasını hatırlayalım.

Ve bunu Üstad’dan dinleyelim:

Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası: “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

(LA İLAHE İLLA ENTE SÜBHANEKE İNNİ KÜNTÜ MİNEZZALİMİN) ( “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” Enbiyâ Sûresi, 21:87. ) münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur. Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:

O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.”

Gecenin, balığın, denizin Rabbi kim ise O’dur seni bu dertlerinden azade edecek olan…

Sen içten ve samimi bir şekilde O’na dua edersin de O seni kovar mı hiç ilahi huzurdan?

O’na dayanırsın da kayıp düşer misin bataklıklara?

Düşünce, sebepler elini ayağını çekince, gece bile seni terk edince

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.

Yarattığı şeylerin şerrinden,

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden…” (ilaahir…) (Felak suresi 1,2,3. ayetler)

Gecenin, sabahın ve senin Rabbine sığın.

Dertlerinle sana kendini hatırlatmak isteyene sığın.

Yalnızlık nimetini verip O’nu bulmanı isteyen Rabbine şükret…

İnsanların, ânların, anlamayanların seni kırmasına sitem etme sakın…

Ne diyor Mevlana hazretleri:

“İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman(c.c.), ‘Ben kırık kalplerdeyim.’ buyurmadı mı¿ O hâlde ne üzülürsün ey can?”

Üzülme can, kırsalar da dökseler de yerle yeksan etseler de senin Rabbin var.

Gece, dertlilerin derdi verene yakarma vaktidir.

O’nun kapısına varıp eşiğe gelince dertlerini bırakma vaktidir.

“De ki; Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikayet ederim…”(ilaahir…)(Yusuf suresi/86. ayet…)

O’na anlat kırgınlıklarını, dargınlıklarını, suskunluklarını…

Hatta bazen sus…

Susarak da konuşur aşıklar…

Senin aşık olduğun O ise, sinelerin özünü bilen O ise, dil kelam etmese de gönlün destan yazar…

“Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…Ve bir seccade ser odanın bir köşesine, otur ve ağla, Dilersen hiç konuşma…O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma. Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?” (Mevlana)

Şu son cümleyi iyice idrak etmeye bak…

O senin tozunu almak isterken sen dövülmekten bahis açma…

İçinden en içerinden de ki:

“Sana geldim ya Rab yas içinde,

şu göynüm kir pas içinde…”

Ve beklemeyi bil edebinle…

Sabır içinde sükut ile…

Bekle…

Sevmeyi öğreneceğin ve bu kutlu yolda o Gül Kokulunun (a.s.m.) ayak izlerini takip ederek O’na varacağın o günün hatırına bekle…

Ve son bir cümle kalsın bu yola çıkarken aklında, ışıksız kalmaman için…

Al gönül heybene de var git yoluna:

“Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; önce gece gibi kapkaranlık nefsini yak!”(Mevlana)

Vesselam…

Paylaş

2 yorum yapılmış. Sende yap :)

Yorum Yap

Bunları da okumalısın