Tesadüf

Paylaş

Ve… Kaybolur mu var olan, sonsuzun dibinde? Ya güneş doğarken her sabah üstüne, sevebilirken yüreği -sanki hiç olmamış gibi- yok olur mu dersin?

Bir saçmalık içinde bocalarken insan, seneler saniyeler gibi geçiyor.

Gözlerine bak, derinde yüreğinin çalkantılarına şahit olacaksın. Her çiçeğin, ağacın; dalı, yaprağı, kokusu başka. Ama hepsinin ortak yanları var. Her insan başka ama hepsinin bir olan yönleri var. Birler gösteriyor ki hepsini yaratan aynı, farklar ise yaratanın sanatı.

Hiç kendine bir bakmaz mısın? Dişlerin var dizilmiş, kirpiklerin var dikilmiş. Senin göz merceklerinin şeklini ışığın geliş açısına göre ayarlayan minnacık silli cisimcik denen kaslar sayesinde müthiş odaklama gücüne ve görüş harikana dünyada hiçbir teknoloji yetişemiyor. Gözlerinin içi aynı bir fotoğraf odası gibi ışık yansımasın ve sarı beneğe kavuşsun diye kapkaranlık, göz merceklerin şeffaf ve gözlerinin dışı beyaz… O beyazlık inceliyor gözlerinin önüne gelince ve senin gözlerinin içi gülüyor. Nasıl bir karanlık ki bakınca insan yüreğinde ne fırtına var fark ediyor, bazen birinin içi eriyor.

Sen gülüyorsun, dişlerin dudaklarına ne kadar çok yakışıyor!
Peki,
“Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam
Geçip de aynaya soran olmaz mı?” (Necip Fazıl Kısakürek)

Ders biyoloji ve yıllarını biyolojiye adamış bir öğretmen bize destek ve hareket sistemini anlatıyor. Yeri gelmişken boyumuzun nasıl uzatırız, bunun tüyolarını veriyor.

Kemik gelişimi için D vitaminine ihtiyaç vardır ve D vitamini vücuda provitamin şeklinde yani aktif görev yapmayacak şekilde alınır. Bu provitamin D’nin aktifleşmesi için Güneş ışığına ihtiyaç vardır.

Ee tabi beni aldı bir düşünce… Malum tesettürlü olunca bu Güneş bana nasıl vuracak? Acaba evde camın önünde güneşlensem mi diye hayal kuruyorken hoca sanki aklımı okumuş gibi, boyumuz uzasın diye Güneş’in altında yengeç gibi dönüp kavrulmaya gerek olmadığını söyledi.

Meğerse provitamin D’nin vücutta aktifleşmesi için el ve yüzün güneş alması yeterliymiş.
Evet yanlış okumadın: El ve yüz. Yani Allah’ın bir hanıma örtmemekte izin verdiği yerler olan el ve yüz.
Yüzüme gondol çarpmış gibi veya daha tarifsiz bir hayretle içimden “Yaaaaa! Ayyyyyy Rabbim! İnanamıyoruuum ay deliriciiiyim bu kadar olur!” benzeri naralarla Allah’tan daha güzel sürpriz yapan kimsenin olmadığını fark edip tekrar tekrar hayran olduğumu unutamıyorum.

Gerçekten gözden kaçırdığın kocaman bir nokta var; her nereye elini atsan boşuna olmayışı, mutlaka kendinde bir fayda bulundurması seni hiç düşündürmüyor mu? Gözünün üstündeki kaştan tut parmağının ucundaki tırnaklara kadar hepsinde bir fayda oluşu nasıl bir düşünce mekanizman var da sana bunlar için tesadüf dedirtiyor? Birçok ateisti kuşkuya düşüren şey -hala(!)- insandaki kuyruk sokumu kemiği ve apandisit gibi atalardan kalma körelmiş organ diye düşündükleri ve gereksiz gördükleri organlar.

“Kullanılmayan organların köreldiği ve ortadan kalktığı iddiası, iki yüz yıl önce, 1810 yılında Lamarck tarafından ileriye sürülmüş, fakat genetik çalışmalar sonucunda, 1915 yılından itibaren bunun doğru olmadığı ortaya konmuştur.

Yani kullanılmamakla zayıflayan bir organ yavrularına geçmez. Bir organın kullanılmamakla zayıflaması, sadece o fertte görülür. Yavrularına geçmez. Çünkü o değişiklik sadece vücut hücrelerinde meydana gelmiştir. Vücut hücrelerinde hâsıl olan kopmalar, zayıflamalar veya güçlenmeler yavrulara geçmez. Bu bir genetik kaidedir. Değişikliklerin yavrulara geçmesi için değişikliklerin eşey hücreleri denen üreme hücrelerinde veya zigotta olması gerekir. Kullanmamakla bazı organların köreldiğini ve bunun yavrulara geçtiğini iddia edenlerin bu genetik kaideden haberi yok demektir.”(1)

“Apandisit başka bir tabirle kör bağırsak halen daha körelmiş organ listesinin başına konur. Fakat yapılan araştırmalar sonucunda kör bağırsak vücuda giren yabancı unsurlara karşı aktif bir organ olarak iş görür. Kalın bağırsağa gönderdiği sıvıyla bulaşıcı hastalıklara karşı koruyuculuk görevi yapmaktadır. Nitekim bugün, kör bağırsağın alınması hâlinde bazı antikorların salınmadığı ve bu yüzden çeşitli mikropların ürediği tespit edilmiştir.

Kör bağırsağı erken yaşlarda alınanların diğerlerine göre kansere yakalanma oranı yüzde 30 daha fazladır.
En çok dillendirilen körelmiş organlardan bir tanesi de kuyruk sokumu kemiğidir. Bu kemik evrimi savunanlar için insanın atasının kuyruklu bir tür olduğu hususunda sarsılmaz bir ispat gibi kabul edilir. Ancak bilimsel araştırmalar kuyruk sokumu kemiğinin körelmediğini ve çok mühim bir vazifesinin olduğunu ortaya koymuştur. Kuyruk sokumu kemiği kalça kemerinin karın kasları için mühim bir tutunma noktasıdır. İnsan bu sayede rahat oturabilir. Halk arasında bazı kazalarda kuyruk sokumu kemiğini kıranlar olur. Bu insanların kesinlikle uzun süre aynı pozisyonda oturamadıkları ve asla rahat edemedikleri gözlemlenmiştir.”(2)

Hikmetini bilmeyince “Gereksiz bu!” demek miydi bilim, yoksa bilmediğinin hikmetini bulup ortaya koymak mı?

Aslında anlatmaya çalıştığım şeyi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri öyle harika özetlemiş ki:
“Ve malûm ve bedihîdir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takib etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar’ı, bir Sâni’-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez.”(3)

Her şeyin sonsuz düzen içinde ve faydaları takip edecek şekilde iş yapması apaçık bir iradeden, kasıddan, hikmetten başka neyi gösterir?

Şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum: Acaba bu nasıl bir tesadüftür ki ses telleri tam da olması gerektiği yerde oluşuvermiş?!

“Hiç düşünmüyor musunuz?” (Saffat Suresi/155)
“Minik gülüşler, saf kalpler.. Umut dolu yürekcikler, bir de onları o seven… Sevmek dolmuş her yanımıza ta anne karnından. Güzel bir melek koymuş yanımıza her ağlamaya yüreği yanan. Sonra el ayak etmiş bize onu, yuva etmiş, sıcak bir kucak etmiş. Bırak ateşe atmayı, güneşte terlememize dayanamaz etmiş. Onun o gönlüne o merhameti koyanım, yüzüme gülücük koyanım, Rabbim…

Atmosferin yüzde yetmiş sekizini yanması ısı vermeyen -ki verseydi oksijenle tepkimeye girip oksijeni bitirirdi.-  tek gaz olan azot yapanım, kemiklerinin içine hava doldurup yani havayı kuşta tutup kuşu havada tutan Rahman’ım, kayadan su çağlatanım, yakıcı oksijenle yanıcı hidrojeni birleştirip söndürücü su yapan benim yüce Sultanım. Her damarıma ince epitel doku, bir tek böbreğime basınçtan yırtılmasın diye çift epitel doku dokuyanım. Her polene başka desen, her nişastayı başka türlere başka sanatla depolatan yüce Sanatkârım.

Her şeyde bir birlik ve bir farklılık koyanım. Birlikler imzandır senin, farklılıklar sanatın. Her an yüreğimi attıranım, yeryüzünü bana hizmetkâr kılanım. Senin işin hep belli.

Her şeye güzellik koyanım. Senin işine bulaşmaya ne haddi var kör tesadüfün, sersem sebeplerin, sağır tabiatın.”
“Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir Zât’ın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.”(4)

Bir iğne bile ustasız olmazken, seni sersem tesadüf nasıl var etsin? “Yok” var iken, hiçbir şey yok iken “var” ne diye durduk yere tesadüfen oluversin? Evrende mükemmel derecede kanunlar işlerken öncesinde tesadüfen düzen nasıl kurulsun? Matematik nasıl bu kadar varlıkla uyumlu ve neden her yerde mucize gibi acayip işler dönüyor?  Bitkiler suyu içmeyi tesadüfen nasıl öğrendi ve akıl tesadüfen başına nasıl kondu?

Ben bir odaya gereken her maddeyi koysam ve bir müddet beklesem veya milyonlarca yıl beklesem mükemmel bir pilot kalem oluşur mu ki acaba? Her an vücudunda hayat bitip başlıyor ve sen farkında değilsin. Tesadüf seni niye böyle sevsin?  Her canlı doğduktan çok kısa zaman sonra mükemmel derecede görevini öğrenip yerine getirmeye başlarken sen konuşmayı, yürümeyi, yemek yemeyi çok uzun zaman öğrenemiyorsun. O zaman neden bütün bu canlılardan daha üstünsün ve hepsi sana hizmet ediyor? Gönlün hep sonsuzlarda ama sen sonsuz değilsin.  Bütün belalar başında ama çok güçsüzsün. Görüyorsun ki her şeyin bir sonu var. Ee sen sonsuzu nereden biliyorsun? Sanata bak etrafında. Gökyüzüne, çiçeklere, kar tanelerine, kuşlara, örümceklere, suya, kendine… Şuursuz tabiat ve kör tesadüften inci mercan nasıl çıksın?


(1)  http://sorularlaevrim.com
(2) http://sorularlaevrim.com
(3) Risale-i Nur Külliyatı | Lem’alar | Otuzuncu Lem’a
(4) Risale-i Nur Külliyatı | Şualar | Yedinci Şua

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?