TÜRKİYE’DE DEPREMLER NEDEN OLUYOR?

Paylaş

Gülmekten yerlere yattığınız anlardasınız ve bulutsuz bir gecenin gölgesinde denize karşısınız, en yakın dostunuzla muhabbet ediyorsunuz. Laftan lafa atlarken saatlerin nasıl da akıp geçtiğinin farkına varmıyorsunuz. Dünyada sadece ikiniz varmış gibi ikinizden başka herkesi unutuyorsunuz ve gecenin sessizliğinden çekinmeden denizdeki dalga seslerine karışan kahkahalar atıyorsunuz. Bu anın komikliğini herkes duysa ve anlasa keşke ama birine anlatırsanız böyle gülemez asla, biliyorsunuz. Şimdi anlatınca komik olmuyor ama o an çok komikti diyeceksiniz. Anlayamazlar çünkü bu an dostunla senin aranda olan bir sır. Siz müthişsiniz ve bunu siz bilseniz yeter gibi hissediyorsunuz.

Sonra bir ses…
Bir el ateş sesi…
Bir defa basıldı tetiğe…
Ve bir defa saplandı, bir kurşun, bir yere;
karşınızdaki gülen gözler uzaklara kilitlendi şokun etkisiyle…
Ne olduğunu anlamaya çalışırken o gülen yüz donuklaşıyor yavaş yavaş…
Gözlerinizse bir anda dostunuzdan az ötede duran ona doğrultulmuş namluya takılıyor.
Çığlık atıyorsunuz.
Kapkaranlık gecede yapayalnızsınız ve dostunuz kucağınıza yığılıyor.
Silahı yere atıp hızla koşan ayak seslerini bastıracak kadar güçlü atıyor kalbiniz.
Biraz sonra geceyi yırtan ambulans seslerini ve polis sirenlerini duyuyorsunuz.
Gün doğarken olay yeri inceleme ekibi bir sonuca varıyor. Görünüşe göre suçlu, yere fırlatılmış cansız, akılsız, şuursuz, iradesiz bir demir yığını…
Evet katil bulundu.
“Hayır, saçmalamayın!” diye bağırmaya başlıyorsunuz. Kafayı yiyeceksiniz, “Böyle saçma iş mi olur?” diyorsunuz. Tetiğe basan sonra silahı yere fırlatan elin ve koşarak uzaklaşan ayakların sahibinden bahsediyorsunuz hararetle.
Ama kimse kabul etmiyor.
“Katil, bu şuursuz silahtı ve tesadüfen hareketlenip sıkıverdi dostunuza.” diyorlar.

Ve şu an bu saçma hikâyeyi neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Aslında ben de anlatmak istemezdim ama bu olaydan çok da farkı olmayan şeyleri anlatılmasa da yaşıyoruz arkadaşlar.

Kâinatta sürekli bir faaliyet var, sürekli bir hareket var. Gezegenler birbirini çekiyor, yer bizi çekiyor, atom parçacıkları birbirini çekiyor, itiyor, Ay deniz dalgalarını oradan oraya savuruyor, Güneş rüzgarları kaldırıyor ve hareketlerini sağlıyor, bir yerlerde fırtınalar kopuyor, şimşekler çakıyor, kıtalar hareket ediyor, yer kabuğuna sinen enerji bazen açığa çıkıp yeryüzüne omuz silktiriyor ve dahası…
Ama az önce saydığım bütün bu olaylar, aslında bir silahın tetiğinin hareket edip bir kurşunu dostunuza doğru ateşlemesi gibi.
Rüzgarları oluşturan Güneş de, kütleleri birbirine çektiren, ittiren, döndüren kanunlar da, yağmur yağdıran bulutlar da, hastalığınıza şifa olan ilaçlar da, depremleri meydana getiren tektonik hareketler de
bütün bunların hepsi az önceki silah.
Ama tetiğe basan parmak değiller.
Yazıyı yazan kalem olabilirler ama kalemi tutan el değiller.
Ve dahası ne yazdıklarını bile bilemeyen akılsız, şuursuz, hayatsız birer mahlûklar sadece.

Mesela yer kabuğunda çeşitli nedenlerle depremler olmasını fizik ve matematik formülleriyle anlattığımız gibi barutu ateşleyen mekanizmayı da kağıda dökebiliriz ve “Bu olay bu şekilde meydana gelmiştir.” diyebiliriz.
Ama bu “neden meydana geldiğini” açıklamaya yetmez.
Sayısını bizim bile bilmediğimiz canlı türleri var ve hâlâ hiç bilinmeyen canlı türlerini keşfediyorken insanlar, bütün bu çokluklar içinde bir sineğin kanadını bile intizamlı nakışlarla süslemeyi ihmal etmeyen, başı boş bırakmayan bir iradeyi görüyoruz.
Bütün bu şuursuz ve hayatsız zerreleri mürekkep edip zaman denen bir sayfada türlü türlü cümleler yazan; ilim, irade, kudret sahibi “biri” var.
Eğer O’nun cümlenin asıl öznesi olduğunu kabul etmezsek
kâinatta kelime namına ne kadar iş varsa hepsi manasını kaybedecektir.
Her şey manasını kaybetmiş abes bir kelime olarak ortada kalakalır.

İmtihan diyarı olan bir dünyanın yüzünde her an bir imtihan fırtınası kopar. Ama hiçbir musibet öylesine tesadüfen değildir.
Mesela depremler hakkında “Nasıl?” diye sorsam dünya yüzündeki depremlerin %90’ının tektonik hareketlerle geri kalanının volkanik faaliyetlerle veya çöküntülerle meydana geldiğini söyleyebilir ve meydana geliş aşamalarını anlatabilirsiniz.
Ama “Neden?” diye sorarsam az önceki söyledikleriniz bu soruma yeterli bir cevap olamaz. Çünkü her şey birbirine bağlı ve her sonucun bir sebebi var. Tektonik hareketlerin de bir sebebi ve o sebebin de bir sebebi ve onun da bir sebebi vardır. Bu silsile uzar gider.
Bu silsilenin bittiği ve bütün hakikatlerin düğümlendiği nokta ise
yani “Neden?” sorusunun asıl cevabı ise
Cenab-ı Hak’tır.

Tarih şahitlik ediyor ki bir memlekette çoğunluğun ısrarla ve yanlış olduğunu bile bile yaptıkları hatalar bütün memlekete gelen musibetleri netice verir.

Mesela Lût kavminde uyarılmalarına ve yaptıklarının yanlış olduğunu bilmelerine rağmen günahında ısrar eden insanlar, yeryüzünün volkanik patlamalarla omuz silktiği ve ateş püskürttüğü doğa hareketleriyle helâk olduğu gibi
Ramazan gecesi girilen günahlar sebebiyle Cenab-ı Hak yine tektonik hareketleri ateşleyip bir sarsıntıyla kullarını ihtar edebilir.

Ama tek neden bu değildir elbette.
Nasıl ki büyük suçların cezası büyük mahkemelere tehir edilirken küçük suçların cezası küçük mahkemelerde verilir.
Öyle de Allah mümin kullarının hatalarını çoğunlukla bu dünyadaki musibetlerle cezalandırır, ahirete ertelemez.
Ama nice zalimler vardır ki cezasını çekmeden ölür gider çünkü onların suçu haşirde kurulacak en büyük mahkemede yargılanmak üzere ertelenmiştir.

Bazı depremler, cezası dünya denen küçük mahkemede verilen suçların cezasına örnek olabildiği gibi daha başka birçok hikmetli işlere vesile olması için de meydana gelmiş olabilir. Bunun gibi günah oranlarının yüksek olduğu yerlerdeki sarsıntıların da bir nedeni üzerindeki halkın günahlara girmekteki ısrarıdır. Allah böyle musibetlerle geç olmadan kullarını gafletten uyandırmayı irade eder.

Yani bir depremin illa “bir tane” sebebi olacak diye bir şey yok. Sadece maddi bir sebep veya sadece bir manevi sebep olacak diye de bir şey yokken Türkiye’de her deprem olduğunda garip bir şekilde bu tartışma çıkıyor.
Bir taraf “Siz şöyle günahkârsınız…” diye saldırırken diğer taraf da “Bilim her şeyi açıklıyor, siz şöyle örümcek kafalısınız.” diye yaygara koparıyor.
Gerçek şu ki hem maddi sebepler hem manevi sebepler vardır.
Ama sebepler bir silahtır.
Cenab-ı Hak ilimle, hikmetle, her işte rahmetle ve adaletle hükmeder.
Bütün bu olaylar; suçlulara ceza, gafillere uyanması için tokat, masumlara ise rahmet vesilesi olurlar.
Mesela göçük altında can veren masum insanlar için bir deprem hem bütün mallarını sadakaya hem de fâni ömürlerini cennet gibi bir sonsuzluğa çevirmeye vesile olur.
Ama asla tesadüf eseri ortaya çıkan, serseri ve zalim bir doğa olayı değildir.
Sonsuz var… Bütün bu işlerdeki hikmetler sadece bu dünyaya bakmaz bunu unutmayın arkadaşlar.

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?