Allah Diyen Bilim

1

Hayretler içerisindeyim. Allah’ın sanatını keşfetmek sanatı demek olan bilimi, O’ndan ayırıp karşısına koyan ve ikisi beraber olmaz diyen bir güruh var. (Bilim adamlarının çoğunun ateist olduğunu sanan ve körü körüne bir inanç olan evrimi (evolution) bilim zanneden bir güruh daha var ki inşâAllah bu konuya ilerleyen zamanlarda başka bir yazıda değineceğim.)

“İmanla bilim olmaz!” naraları atıp bilimin bilip bildirdiği bütün ilmi, intizamı, tasarımı, her şeyde bir hikmet oluşunu ve boşuna hiçbir şey olmayan şu kâinatı bir başıboşluğa atan; her şeyi iki gözü kör, sersem tesadüfe veren ve her şeyi abesiyetle aşağılayan, rastgelelikle suçlayan bir güruh ki; “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür.” diyor ya Einstein, şimdi sizlere çenenizi yerden kaldırmakta güçlük çekeceğiniz bazı şeyleri inşâAllah anlatacağım. Hazır mısınız?

1) ” Doğrusu davarlarda da sizin için deliller vardır. Zira size, onların karınlarında olan ile kan arasından hâlis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından afiyetle geçer.” Nahl Suresi 66 ﴿

Bembeyaz bir hayat suyu ki içinde sırf yarar sırf şifa bulunan, dünyaya gelir gelmez en muhtaç olduğumuz o anda annemizin göğsünden bize ilaç olan, aş olan, can olan süt. Yeni doğum yapmış bir kadına süt mü içirilir yoksa kan yapıcı besinler mi yedirilir? Eğer birincisini yapan varsa biri ona gerçeği anlatsın. Çünkü sütten ziyade o annenin kana ihtiyacı vardır. Süt, kandan ayrışır. Öncesinde ise yediği besinler sindirildikten sonra bağırsağındaki pislikten mikrovilluslarla besinlerin emilip kana geçmesi olayı vardır. Aynı şekilde hayvanlarda da böyledir.

“Besin artıkları” diye çevirdiğimiz âyet metnindeki “fers” kelimesi, gıdaların sindirim sırasında besleyici unsurları alınan ve artık canlının metabolizması için hiçbir değeri kalmayan, bir süre sonra dışkı halinde dışarı atılacak olan artıkları ifade eder. Âyette sütün, bu besin artığı ile kan arasında bir konumda olduğu belirtilmektedir. Çünkü besin artığı büsbütün faydasız bir maddedir, kan da hayvanın kendi bedeni için gereklidir; süt ise bir salgı bezi ürünü olup besin artığı gibi faydasız değildir, kan gibi hayvanın kendi bedeni için gerekli de değildir, bu ikisinin arasında bir konumda bulunmaktadır ki o da hayvanın bedeninden çıktıktan sonra içenlere yararlı bir madde olmasıdır.” (1)

 Kur’an’da “min beyni fersin ve demin” ifadesiyle “kan ve fışkı arasında iki tasfiyeye tabi tutularak meme musluklarında süt haline gelir.” buyruluyor.

On dört asır önce, ilim tahsil etmeyi bırak okuma yazma dahi bilmeyen bir insanın bunları bilmesi şüphesiz mümkün değildi. Ama her şeyi hakkıyla bilen biri var ki bütün bilmekler O’nun öğretmesi olan…

2) “Hâsılı, Allah kimi doğru yola koymak isterse, O’nun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, sanki o kişi göğe yükseliyormuşçasına dar ve tıkanık yapar. İşte Allah, bu şekilde imana gelmeyenlere rüsvaylık verir.” En’am Suresi 125 ﴿

Düşünün, bir hayat ki sonu “yok” başı “yok”, yani daha doğrusu şöyle: Sonsuzu “yok”, evveliyatı “yok”. Bir şeylerden oluşmuş ama kâinatın en talihsizi çünkü bir elma kurdu ondan daha nasipli. Elma kurdunun ne rızık derdi var ne gelecek korkusu var ne de geçmiş elemleri var. Ama ya o, o öyle mi? Başında bir akıl var ki tam bir bela. Hadsiz arzular, emeller, planlar, istekler içerisinde; kısacık ömrü, elinde olmayan sebepler, hadsiz engeller, düşmanlar, belalar, hastalıklar, dertler, özlemler, pişmanlıklar… Böyle yaşayıp gidiyor. Nereye gittiğini de bilmiyor neden gittiğini de. Elinde portakal suyu, ağzında pipet,  ayaklarını uzatmış havuzun kenarında oturuyor ama kafasına bir silah dayalı. Silahı unutabilirse evet, çok mutlu.
Meyvesiz bir hayatta, sahipsiz, korumasız, sığınaksız, dayanaksız ve dayanıksız bir halde ve başıboş, öylesine… Sanki her şey öylesine…

Kur’an diyor ki onun için: Semaya yükseliyormuşçasına dar ve tıkanık olurmuş göğsü. “Dağa çıkmak” demiyor, “semaya çıkmak”tan bahsediyor. On dört asır önce semaya nasıl ve ne kadar yükselir bir insan? Peki göğe yükseliyorken ne olur, bir de ona bakalım.

Yükseklere çıkıldıkça oksijen miktarı azalır. Yaylalara çıkınca yanakların kanlanması bundandır. Yeterli oksijen olmadığı için daha çok kan hücresi üretilir ki daha çok oksijen tutabilsin. Yani göğe yükseliyorsan gittikçe nefesin daralır. Oksijen darlığı sebebiyle göğsün daralır.

Bu ayeti okuyunca benim aklıma önce şu hal geldi: Asansöre binip yukarı çıkıyorken yukarı doğru hızlanan cisimlere ters yönde etkiyen eylemsizlik kuvveti sebebiyle, iç organlarımız böyle sanki yerden çekilir gibi olur ya hani böyle üstünden bastırılıp alttan çekilir gibi; işte öyle bir his.

“Evet şu perişan dünyada, âvâre nev’-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahibsiz, hâmîsiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev’-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.” (2)

Bilemiyorum, Bediüzzaman hazretlerinin şu cümlelerle anlattığı ilk örnek daha ne kadar güzel tarif edilebilirdi: “Sanki göğe yükseliyormuşçasına dar ve tıkanık bir göğüs”.

3) “Aşılayıcı olarak rüzgârlar gönderdik. Derken, gökten yağmur indirip onunla sizi suladık. O suyu, hazinelerde depolayan da sizler değildiniz.”  Hicr Suresi 22 ﴿

“Eski bazı tefsirciler, bu âyeti gerektiği ölçüde ve çok güzel anlamışlardır. Meselâ, bundan on bir asır önce yaşamış bulunan İbn Cerir et-Taberî’nin (ö. 311/923) bu âyeti tefsiri, sanki ona ait bir keramet gibidir. Bu konuda o, önce İbn Abbas’a, ‘Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik, demekle Allah ne kasdediyor?’ diye sorulduğunu ve İbn Abbas’ın verdiği cevabı kaydeder; sonra da şunu ekler:

“Rüzgârlar, evvela nebâtât âleminde aşılama yaparlar; sonra bulutlarda da aşılama yaparlar.”

Daha sonra gelen tefsircilerin pek çoğu, hatta XX. asırda yaşayanları bile âyetteki bu mânâyı görememiş ve rüzgârların sadece bitkileri aşılamadaki rolüne temas etmişlerdir. Halbuki âyet, rüzgârların aşılayıcılığını zikretmesinin hemen ardından yağmurdan söz etmektedir ki İbn Cerir’in buradaki maksadı görmesi gerçekten şâyân-ı takdirdir. Bulutların elektrik yüklü olduğu ancak rüzgârların onları sürmesi ve bulutlardaki eksi ve artı kutupların birbiriyle buluşması neticesinde meydana gelen kısa devre sebebiyle yağmurun yağmaya başladığı bilimin yeni buluşlarındandır. Kur’ân, bunu on dört asır öncesinden haber verdiği gibi İbn Cerir de onu on bir asır önce anlamış ve rüzgârların bulutları aşılamasından söz etmiştir.

İkinci olarak “aşılayıcılar” şeklinde tercüme ettiğimiz kelime ile “dölleme” mânâsındaki “telkih” kelimesi aynı kökten gelmektedir. Demek ki bitkilerde de bulutlarda da artı-eksi, erkeklik-dişilik söz konusudur. Çünkü aşılanma veya döllenme ancak bunlar arasında olur. Kur’ân, bunu yine on dört asır öncesinden haber vermektedir. O, zaten daha başka âyetlerinde de her şeyin çift yaratıldığından söz etmektedir (Yâ Sîn, 36/36; Zâriyât, 51/49). Bu da, Kur’ân’ın bir başka mucizesidir.” (3)

4) “Baksana Allah, bulutları sevk ediyor, sonra onları bir araya getirip üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki, bunların arasından yağmur çıkıyor. O, gökten, oradaki dağlar büyüklüğünde bulutlardan dolu indirir de onunla dilediğini vurur, dilediğini de ondan korur. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı nerdeyse gözleri alıverecek!”  Nur Suresi 43 ﴿

Âyet, bulutların üst üste gelmesini ve bunların bir kısmının dağlar heybetinde olduğunu anlatıyor. “Uçakla havaya çıkmadan bulutların dağ şekline geldiğini de bilemiyorduk. Âyet, yağmurun bulutların arasından geldiğini anlattığı gibi burada üzerinde durmak istediğim asıl husus, âyetteki “O, gökten, orada dağlar büyüklüğünde bulutlardan dolu indirir.” ifadesidir. Uçaklarla oraj bulutlarının (fırtına bulutları) içine girdiğimiz zaman, çok defa –ki, pilotlar bunu çok iyi bilirler– orada buz yığınlarının oynaştığını görürüz. Ve bunlar, uçağın kanadına vuracak olursa kanadı deler.

Kur’ân, “O dağlar gibi bulutların içinde bir de dolu vardır.” diyor ve “min beradin” ile bu dolunun tamamının değil, bir kısmının aşağıya indiğini ifade buyuruyor. Kur’ân, bunu on dört asır öncesinden haber vermiş olmasına mukabil daha düne kadar ilmen, ne bulutların dağlar gibi şekiller aldığını, ne o bulutlardan bazılarının oraj bulutları olup içlerinde buzların kaynaştığını, ne de dolunun o bulutlardan gelip ve bir kısmının da bulutlarda kaldığını biliyorduk.” (4)

5) “Şüphesiz âyetlerimizi inkar edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz, Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Nisa Suresi 56﴿

İslâm ve karşılaştırmalı dinler konusunda konuşmalar yapan Hindistanlı tıp doktoru Zakir Naik anlatıyor:

  “Tayland’daki Chiang Mai Üniversitesi anatomi bölümü başkanı Prof. Tagatat Tejasen yıllarca ağrı reseptörleri üzerine araştırma yaptı. Biz doktorlar önceden ağrı hissinden sadece beynin sorumlu olduğunu sanırdık. Yakın bir geçmişte öğrendik ki beynin yanı sıra deride ağrıyı hissetmeyi sağlayan ağrı reseptörleri denilen belirli reseptörler vardır. Bir insan ağrı reseptörleri olmadan acı hissedemez. İşte bu sebeple derisi yanmış bir hasta geldiğinde doktor derisi yanmış bölgeye bir iğne batırır. Eğer hasta acı hissediyorsa doktor sevinir çünkü bu durumda yanık yüzeyseldir ve eğer hasta acı hissetmezse doktor üzülür çünkü ağrı reseptörleri zarar görmüştür ve yanık derindir. Kur’an, Nisa Suresi 56. Ayette şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz âyetlerimizi inkar edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz.”

Kur’an âyetleri inkâr edenlerin ateşe atılıp derileri döküldükçe azabı duymaları için derilerinin yenileneceğini söyleyerek deride ağrı hissinden sorumlu olan bir şeyin varlığına işaret etmektedir. Ve bugün bilim adamları ve doktorlar deride ağrı hissinden sorumlu olan ağrı reseptörleri olduğunu keşfetmişlerdir. Prof. Tagatat Tejasen’e bu ayet gösterildiğinde şöyle dedi: “Bu tamamen imkansız! Nasıl olur da 1400 yıl önce yazılan bir kitap ağrı reseptörlerinden bahsedebilir?” Hayretler içerisinde kaldı ve sonra âyeti inceleyip başka bilim adamları ile de görüştükten sonra Kur’an’a o kadar hayran kaldı ki Riyad’da düzenlenen 8. Tıp Konferansı’nda ‘La ilahe illallah Muhammedin Rasulallah… Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun Rasulüdür.’ diyerek Müslüman oldu.”

6) “Göklerle yer bitişik halde iken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı… görmediler mi?”  Enbiya Suresi 30 ﴿

“Göğü Biz, kendi elimizle kurduk. Ve yine Biz onu, durmadan genişletiyoruz.”  Zâriyât Suresi 47 ﴿

Ayette geçen gök kelimesi aynı Türkçe’de olduğu gibi hem evreni hem Dünya’nın tavanını ifade eder. Yani “Dünya’nın dışındaki bütün kâinat”, ” yeryüzünün üstünün tümü” diyebiliriz.
1929’da Edwin Hubble yaptığı gözlemler sonucu uzaktaki gök cisimlerinin Dünya’dan giderek uzaklaştığını ve Dünya’ya olan mesafe arttıkça da uzaklaşma hızının da arttığını açıkça ortaya koydu. Bomba etkisi yapan bu yeni fikir evrenin genişlemesini geri sardığımızda evrenin tek bir bileşimden açılarak oluştuğunu bize gösteriyordu.

“Büyük Patlama”nın delillerinden biri de “Kozmik mikrodalga arka plan ışıması”dır. Fon ışıması evrenin uzağından yani Büyük Patlama’dan geldiği düşünülen elektromanyetik ışımadır. Bu ışımayı birçok radyo astronom ve fizikçi “Büyük Patlama”nın en büyük kanıtı sayarlar.


Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Esila Uz’un “Evrene Hoşgeldiniz” yazısını okumalısınız.

Big Bang’i kanıtlayan delillerden biri de evrendeki hidrojen-helyum oranıdır. 1930’lu yıllarda evrenin % 75’inin hidrojen, %25’inin helyum ve az oranda da diğer elementleri içerdiği hesaplandı. Oysa yıldızlar bu kadar hidrojen ve helyum üretmiyordu. Değişik bilim adamları tarafından yapılan hesaplarla %20-%30 miktarında helyumun yıldızlardan önce meydana gelmesi gerektiği ortaya kondu. Yalnızca Big Bang’in ilk anlarında var olan yüksek sıcaklıkla bu miktardaki hafif gaz sentezi gerçekleştirilebilirdi. Big Bang ile genişleyen evren modeli ve uzaydaki hidrojen-helyum miktarının uyumu teoriyi destekleyen delillerden bazılarıdır.
Ve yine CERN’de yapılan deneylerin bulguları da Big Bang’i destekler niteliktedir.


Evrenin başlangıcı olması gerektiğini Termodinamiğin 2. Kanunu (entropi) da desteklemektedir. Entropi yasasına göre evrenin entropisi, yani düzensizlik ve  düşük enerjili olma eğilimi diye tarif edebileceğimiz entropi her istemli olayda artar ve evren gittikçe bir denge haline yaklaşır. Bu durum enerjinin daha az kullanılabilir hale doğru gittiğini ve sonunda tam bir işe yaramazlık durumuna düşeceğini ifade eder. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı sonsuz zamanda hareket tamamen durmuş olacaktı.

Sonsuza kadar devam etmeyecek olan şey sonsuzdan beri nasıl var olsun?

7) “Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır…” A’raf Suresi 54 ﴿

Evrenin yaşını kozmologlar on altı-on yedi milyar yıl olarak hesaplamışlardır. Kur’an’da ise tüm evrenin 6 günde yaratıldığı açıklanmaktadır. Bu iki cümlenin de doğru olduğunu söylesem ne dersiniz? Hazır mısınız, geliyor.

“Yani evren, Kur’an’da bildirildiği gibi 6 günde yaratılmıştır ve bu süre bizim zamanı algıladığımız şekliyle on altı-on yedi milyar yıla karşılık gelmektedir.

1915 yılında Einstein zamanın göreceli olduğunu, mekâna, seyahat eden kişinin süratine ve o andaki yer çekimi kuvvetine bağlı olarak zamanın akış katsayısının da değiştiğini öne sürmüştür. Kur’an’da yedi farklı ayette bildirilen evrenin yaratılış süresinin, zamanın akış katsayısındaki bu farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda bilim adamlarının tahminleri ile büyük bir paralellik içinde olduğu görülür. Kur’an’da bildirilen altı günlük süreyi, altı devre olarak da düşünebiliriz. Çünkü zamanın göreceliği dikkate alındığında, “gün” sadece bugünkü koşullarıyla Dünya üzerinde algılanan 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmektedir. Ancak evrenin bir başka yerinde, bir başka zamanda ve koşulda, “gün” çok daha uzun sürelik bir zaman dilimidir. Nitekim bu ayetlerde (Secde Suresi, 4; Yunus Suresi, 3; Hud Suresi, 7; Furkan Suresi, 59; Hadid Suresi, 4; Kaf Suresi, 38; Araf Suresi, 54) geçen 6 gün (sitteti eyyamin) ifadesindeki “eyyamin” “günler” anlamının yanı sıra “çağ, devir, an, müddet” anlamlarına da gelmektedir.

Evrenin ilk dönemlerinde, zaman bugün alışık olduğumuz akış hızından çok çok daha hızlı akmıştır. Bunun nedeni şudur: Big Bang anında evren çok küçük bir noktaya sıkıştırılmıştı. Bu büyük patlama anından bu yana evrenin genişlemesi ve evrenin hacminin gerilmesi, evrenin sınırlarını milyarlarca ışık yılı uzağa taşıdı. Nitekim Big Bang’den bu yana uzayın geriliyor olmasının evren saatinin üzerinde çok önemli sonuçları oldu.

Big Bang anındaki enerji, evrensel saatin zaman akış hızını milyon kere milyon (10^12) defa yavaşlatmıştır. Evren yaratıldığında evrensel zamanın akış katsayısı -bugün algılandığı şekliyle- milyon kere milyon kat kadar daha büyüktü, yani zaman daha hızlı akmaktaydı. Dolayısıyla Dünya’da milyon kere milyon dakikayı yaşadığımız esnada, evrensel saat için yalnızca bir dakika geçmiş olur.

Altı günlük zaman dilimi, zamanın göreceliği dikkate alınarak hesaplandığında 6 milyon kere milyon (trilyon) güne denk gelmektedir. Çünkü evrensel saat, Dünya’daki saatin akış hızından milyon kere milyon daha hızlı akmaktadır. 6 trilyon günün karşılık geldiği yıl sayısı, yaklaşık olarak 16.427.000.000’dır. Bu rakam günümüzde evrenin tahmin edilen yaş aralığındadır.

6.000.000.000.000 gün / 365,25 = 16.427.104.723yıl

Diğer yandan yaratılışın 6 gününün her biri -bizim zaman algımızla- birbirlerinden farklı zamanlara karşılık gelmektedir. Bunun sebebi zamanın akış katsayısının evrenin genişlemesiyle ters orantılı olarak azalmasıdır. Big Bang’den itibaren evrenin büyüklüğü her ikiye katlandığında, zamanın akış katsayısı yarıya düşmüştür. Evren büyüdükçe evrenin ikiye katlanma hızı da gittikçe artan bir şekilde yavaşladı. Bu genişleme oranı, “Fiziksel Kozmolojinin Temelleri” adlı ders kitaplarında anlatılan, dünyanın her yerinde yaygın olarak bilinen bilimsel bir gerçektir. 

Yaratılışın her gününü, Dünya zamanıyla hesapladığımızda karşımıza aşağıdaki durum çıkar:

* Zamanın başladığı andan itibaren bakıldığında, yaratılışın 1. günü (1. devre) 24 saat sürmüştür. Ancak bu süre, bizim zamanı Dünya’da algıladığımız şekliyle 8.000.000.000 yıla eşittir.

* Yaratılışın 2. günü (2. devre) 24 saat sürmüştür. Ancak bu, bizim algılarımızla bir önceki günün yarısı kadar sürmüştür. Yani 4.000.000.000 yıl.

* 3. gün (3. devre) ise yine bir önceki gün olan 2. günün yarısı kadar sürmüştür. Yani 2.000.000.000 yıl.

* 4. gün (4. devre) 1.000.000.000 yıl,

* 5. gün (5. devre) 500.000.000 yıl,

* ve 6. gün (6. devre) 250.000.000 yıl sürmüştür.

* Sonuç: Yaratılışın altı günü, yani altı devresi, Dünya zamanı türünden toplandığı zaman, 15.770.000.000 yıl bulunur. Bu rakam günümüzdeki tahminlerle büyük bir paralellik içindedir.

Bu sonuç XXI. yüzyıl biliminin ortaya koyduğu gerçeklerdir. Bilim, 1.400 yıl önce Kur’an’da haber verilmiş bir gerçeği bir kere daha tasdik etmektedir. Kur’an ve bilim arasındaki bu uyum, Kur’an’ın her şeyi bilen ve yaratan Allah’ın vahyi olduğunun mucizevî kanıtlarından biridir.” (5)

8) “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” Nebe Suresi 6-7﴿

Dağın kazığa benzetilmesindeki mucizevi yön ancak son yüzyıllardaki jeolojik bulgulara dayanarak açıklanabilmektedir. Mesela “The Earth” kitabında Frank Press (Bilimler Akademisi Başkanı) dağların kökünü, çoğunluğu toprağın derinliklerinde olan çiviye benzetir. Dağların kökü görünen kısımlarından çok daha büyük bir şekilde( görünen kısmın 10-15 katına kadar çıkabilmektedir) yerin altındadır. Yer kabuğu aslında sıvı bir tabaka üzerinde yüzer bir durumdadır. Kazıklar nasıl ki bir çadırı toprağa sabitliyorsa dağlar da yer altının derinliklerine uzanan kökleriyle yer kabuğu tabakalarının kaynaşmasını sağlar ve yer kabuğunu sabitler.

“Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.” Enbiya Suresi 31 ﴿

Dağların sıradan bir yeryüzü çıkıntısı olarak algılandığı bir dönemde, dağların yeryüzündeki dengeyi sağlayıcı özelliğine ve gözle görülmeyen köküne 14 asır öncesinden işaret eden tek kitap olan Kur’an yine ve yine bizleri hayranlık dolu hayretler içerisinde bırakıyor.

9)  “… Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik…” Hadid Suresi, 25 ﴿

Yıldızların sahip oldukları gaz, kütle çekim kuvvetinin etkisiyle merkeze doğru çekilirken bir yandan da çekirdek füzyonu ile oluşan basınç yüzünden merkezden dışarı doğru itilir. Büyük kütleli yıldızlarda, yıldızın yakıtı biterse kütle çekim kuvveti baskın gelir ve yıldız içeri doğru çöker. Bu ani sıkışmayla yıldız şiddetli bir şekilde patlayarak uzaya dağılır. Bu patlamalara süper nova patlaması denir. Bu patlamalarda ağır elementce zengin olan ve sürekli genişleyen gazlar kalır. Patlama esnasında çevredeki bol miktarda nötron sayesinde demirden daha ağır elementler de sentezlenir ve bunlar uzaya püskürtülür. Demir dahil dünyada bulunan bütün ağır elementlerin süpernova patlamaları ile Güneş sistemine dahil olduğu düşünülmektedir.
Tâ 14 asır önce, hiçbir teknolojiye sahip değilken modern zamanda dahi yıllarca ne işe yaradığı bilinmeyen süpernovaların gizemini açıklayan ve demirin gökten indiğini mucizevi bir şekilde söyleyen; bütün bunları yoktan ilmiyle ve kudretiyle var edenden başka kim olabilir?

“Şu kâinatın sahib ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şey’i bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faideleri irade ederek tedvir ediyor.

Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur. ” (6)

10) “(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.

(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.” Rahmân Suresi 19, 20﴿

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: “Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki Akdeniz’in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu’ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz’den tamamen farklı olduğunu gördük. Halbuki Cebeli Tarık Boğazı’nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazı’nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik.”

Çıplak gözle algılanamayan ve suyun algılanan özelliklerine ters gözüken bu durumundan Arap yarımadasında, denizcilikle ilgisi olmayan, böyle bir araştırmaya da şahit olmamakla birlikte ilk bahsedenin; 14 asır önce, dosdoğruluğuyla lakaplanmış, o güne dek okuma yazma dahi bilmeyen bir insanın olması, Kur’an’ın beşer kelamı olmadığını; aklı olana, gözü kör olmayana apaçık göstermiyor mu?

“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta olmasın.” En’am Suresi 59﴿

“Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar.” (7)

Çok daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız gidin bir Kur’an okuyun ben sadece 10 tanesini seçtim. Geride ise daha kocaman bir sonsuz var.

Eskiden din dersinde derdi ki öğretmenler, Kur’ân-ı Kerim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in en büyük mucizesiymiş. Ben bunu anlamazdım. Yani bana ayın ikiye yarılması çok daha büyük bir mucize gibi gelirdi. Allah’a binlerce şükürler olsun ki karşıma çıkardığı her hakikatle artık bu gerçeği her geçen gün daha iyi anlıyorum.

“Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zaid görünür.

   Elde Kur’an gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir? “(8) diyor ya Üstadım, işte aynen öyle.

Bu yazıyı okuduktan sonra bile hala bağnazcasına ve bildiklerinden emin şekilde savunduğun inançsızlık inancında ısrar ediyorsan içinde bulunduğun “Yaa şu şöyledir, hem böyle, bu bu demek olmayabilir…” gibi kendini avutma çabalarını elimin tersiyle itiyorum ve sana gerçeği açıklıyorum kardeşim:
Geçmiş olsun. Fena aldanmışsın.

Her şeye rağmen bilmen gereken bir şey daha var ki
“Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.” 


(1) Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân-ı Kerim Tefsiri
(2) Mektubat | Yirminci Mektup
(3, 4, 5) Sorularlaislamiyet.com
(6) Mektubat | On dokuzuncu Mektup
(7) Sözler | Yirminci Söz
(8) Sözler | Yirmi Beşinci Söz

Paylaş

1 yorum

  1. Avatar
    Zulfikar 1 Şubat, 2016 at 00:30 Reply

    Emeğinize sağlık, hakikaten yol gösterici ve ufuk açıcı bir çalışma.
    Hakikatleri bilimsel olarak ele alan, Kuranı bilimle değil, bilimi Kuran’la açıklayan bir bilim insanı olan Taşkın Tuna’nın kitabı tam da bunu anlatıyor. ” Ol Dedi Oldu” da Tuna, maddenin en küçük biriminin iki boyutlu olduğunu ve orada yalnızca ve yalnızca titreşim olduğunu söylüyor. Bu da “Her şey O’nu tesbih eder” gerçeğine dikkatimizi çekiyor,ve dahatta niceleri. Çevrilse kitap keşke ve yazınız da..
    Allah razı olsun.

Yorum Yap