ÂN S’AN’CISI

0

Bir ân düşündüm ki şöyle birkaç yıl geriye götürse zaman beni…
Neler yapardım, neler söylerdim, kimlerin kalbine dokunmak için atardı kalbim?
Şu ânki aklım olsaydı derler ya..
Hayır, kalbim şu kıvamda olsaydı diyorum ben…
Neler yapardım o ânlarda..
Durdum, durduruldum belki de bilemiyorum.
Durdum ve dedim ki kendime: “Yine değişeceksin ve ânın tadından caydıkça hep keşke diyeceksin…”
Biliyoruz ki kalbimiz sürekli değişiyor.. Her lâhza…
Yarın bugünden başka şeyler düşüneceğimiz gerçeğini hangimiz inkâr edebilir ki?
Düşünce dünyâsı, rûh âlemi, kalp mevsimi…
Sürekli değişmekte…
Bu değişkenlikler gelişme olabileceği gibi “gelişmeme, dibe çökme, kendi okyanusunda boğulma” da olabiliyor.
Yani ki pişman olduğumuz ânları sayıp dökmek yerine pişman olmamak için ân’da kalmak ve her saniyeyi güzelce yaşamak gerekiyor.
Yaşadığımız zaman diliminde, ân’da acı çekmekten korktuğumuz için hep bir erteleme ve iteleme içerisinde geçiriyor ve kaybediyoruz ömür güllerimizi…
Kaçmaya çalışıyor ve çabalıyoruz. Dostlarımızdan, düşmanlarımızdan, annemizden, babamızdan ve kaçamadıklarımızdan…
En çok da kendimizden…
Ama insan kendinden kaçamıyor..
Kendi etrafında dönüp duruyor içinin,
sağa dönse kendisi, sola sapsa sanki başka birisi mi çıkacak karşısına yine kendisi…
Kendini tanıyamasa da bazen,
karşısına çıkan ve kaçamadığı yine “ben” oluyor…
Sonra sabahı hayli geçmişken saati,
bir masanın başında çayını yudumlarken mavi bir türkü ile cevap arıyor sorularına..
Bulamıyor elbette…
Ama aramaktan da vazcaymıyor..
İçinin dehlizlerinde dönüp duran “ben”e: “İstersen gel barışalım,
istersen helâllaşalım…”
diyor..
Lâkin uzunca bir sessizlik var kalbinin odacıklarında, çıt çıksa uyanır diye korkuyor beşikteki…
Eşikten geçmeye de çekiniyor,
kalıyor öylece kapının dışında…
Sonra ellerini açıyor hiç kapanmaması gerekirken, hep dizlerinin üzerinde olan ellerini…
“Tutuşur dizelerim” derken de dizlerindeydi elleri..
Ama ne olduysa açıyor ellerini ve O’nunla konuşuyor.
Bir gül düşüyor sonra yâdına, düşürülüyor…
“Duâ eden adam anlar ki, Birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder…”
diye esiyor uzak diyârlardan kalbine doğru ılık bir meltem gibi…
Kalbinin ne istediğini bilemediğini biliyor ve kalbine eli yetişen yegâne sahibine sahib-i hakîkîsine sığınıyor.
Avuç içlerine yıldızları doldurup tüm acziyeti ve fakirliği ile onun dergâhına varıyor..
Diyor ki: “Sen yıldızların da rabbisin.
Gökyüzündeki turnaların, serçelerin,
üveyiklerin ve ömrü kısa kelebeklerin..
Çiçekleri yurt edinen ve ilham ettiğin bal arılarının..
Ellerini ovuşturarak âdeta insana abdest almayı hatırlatan kara sineklerin..
Güllerin, sümbüllerin, papatyaların, erguvanların…
Dokunsam kırılacak gelinciklerin, begonyaların, karanfillerin…
Kokusunu onu sevenden gayrısına sunmayan menekşelerin…
Kışların en şedît demlerinde
karları tüm sâfîyeti ile öperek yerin yüzüne ağan kardelenlerin…
Bataklıklarda yetişen tertemiz lotus çiçeklerinin nam-ı diğer beyaz nilüferlerin…
Ve kokusu ile büyüleyen ama hareketsiz kalan, döküldükçe dökülen akasyaların…

Sonra dolunayın, önce olduğu gibi…
Ve güneşin…
Geceye lamba, gündüze kandil…
Sen göğün yüzünü oyun parkı bilip kaydıraktan kayar gibi kayan yıldızların da rabbisin..
Ve daha nicelerini içerisinde gizlediğin o sırlı gökkubbenin…
Maviliklerin, yeşil âlemin, sonsuzluğa adım atan her zerrenin…
Sensin sahib-i hakîkîsi tüm bu güzelliklerin…
Bu dünyâda, bu âlemde bir zerre dahi olsa tuttuğum yer; isrâf ettirme…
Kalplerde kurulu bir düzenim yoktur,
göçebe yaşıyorum ömrümü..
Ama eğer varsa yerleşik hayata geçtiğim bir kalp, isrâf ettirme…
Ve gitmek zorunda olduğum,
istemesem de darda kaldığım ve zarda yandığım, serden geçmek için adımladığım adımlarımı geri çevirme…
Sana vardır yolumun sonunu…
Başında olduğu gibi…”
🌟
Durmak istesede bir yanı ne elleri dinliyor ne de yüreği…
Pencerenin buğusuna çizilmiş bir yüz olamayacağının idrâkinde, yeşil âlemlere Yûnusleyîn dalamayacağının bilincinde ama “ayrılık da sevdâdandır” teslimiyetinde ellerini sürüyor çehresine…
Ağlayamıyor bugün..
Ağlayamadığı için de anlayamıyor…
İçinde bir yanık türkü, ufak bir teknenin içinde rızkını arayan amcanın martılara bakışı gibi bir bakış, ve siyah beyaz bir fotoğrafın ân’da kalışı ile içine çöreklenen ân yazgısı…
Öyle işte..
İşte öyle bir şey…
Ellerimiz semâda, kalplerimiz rızâ yollarında, ol’malı…
Sîneleri yakan ateşler pişirmek içindir,
kül eylemek için değil…
Pişmeye bakalım, ân’da kalalım..
Ve O’na varalım…
Zaten “Hayy’dan gelip Hû”ya gitmez miydik?
Duâ etmek nefes almaktır..
Nefesi verenle hemhâl olmaktır..
Ararken cân olan ab-ı hayattır…
Bil’emesek de…
Bul’amasak da…
Ol’amasak da..

“Bulguru yağı bulan, çorbasın kaynatır..
Ya bulamayan, garîbân; omuzunu oynatır…”
diyordu cânı güzel Barış abim…
Ne kadar da yerinde ve doğru…
Biraz öze bakıldığında bizim gibi aradığını bulamayanların omuzunu oynatmaktan başka çâresi kalmıyor gibi…
Ancak omuz oynatmak da bir bakıma fiilî dua olacağından yerimizde saymayıp harekete geçmek adına güzel bir adım olacaktır…
Cümleler ilk okunduğunda yâhut dinlendiğindeki gibi anlaşılmıyor dostlar..
Zamanla bir cümle birçok şeyi anlatma yetisine malîk olabiliyor…
Anlamak, anlaşmak ve ân’da kalmak duâsı ile..
Ay’ın 14’ü ile…
Vesselâm…
🗝

Etiketleracizlikdua
Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?