BEKLENİLEN’İZ

0

Mekke’de bir genç…

   Daha yürümeden yolları güzelliğine aşık eden, geçtiği sokaklarda kokusunu barındıran, güzel yüzüyle herkesi kendine hayran bırakan, istediği her şeye sahip olabilen, huyu da kalbi gibi yumuşak, putlara nefretle bakan, fıtraten tevhide meyilli, Mekke’nin en zengin ailelerinden birinin biricik evladı Mus’ab bin Umeyr (ra)…

 Cahiliye devrinin karanlığında kaybolan insanlığın farkındaydı. Putların kendisine bir fayda veyahut zarar veremeyeceğini bilir ve onlara tapılmasını sevmezdi. Zenginliğin getirmiş olduğu rahatlık ve bolluk içerisindeki bir boşluktaydı ve bu boşluğu 20’li yaşlarda Müslüman olarak dolduracaktı Mus’ab. Bu onun ahiretinin kurtuluşu dünyadaki imtihanlarının da başlangıcıydı.

  Mus’ab bin Umeyr’ın (ra) Müslüman olduğunu ailesinin öğrenmesiyle başladı imtihanları. Dininden dönmesi için ailesinin ağır eziyetlerine maruz kaldı. Günlerce bir odaya kapatılıp aç ve susuz bırakıldı. Mekke’nin o kavurucu sıcağında işkenceler edildi ama o: “Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka hiçbir İlâh yoktur, ve yine şahitlik ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” demeyi, kelime-i şahadeti dilinden hiç düşürmedi, vazgeçmedi. Çünkü,

  • Biliyordu ki Allah sabredenlerle beraberdi.(ALLAH sabredenlerle beraberdir.” – Bakara, 2/153)
  • Biliyordu ki bu yol imtihan demekti. (İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik.’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?” – Bakara, 2/29)
  • Biliyordu ki dünyaya Allah rızasını kazanmak için gönderilmişti. (“Yine insanlardan kimi de vardır ki Allah’ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir.” – Bakara, 2/207)
  •  Biliyordu ki Allah hakiki iman sahiplerine cenneti vaad etmişti. (İşte bunlar sabretmeleri dolayısıyla cennette en yüksek derecelerle mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik ve selamet dileğiyle karşılanacaklardır. Orada ebedidirler, kalınacak ne güzel bir yer ve makam!” – Furkan, 19/75-76)

 

   O ilk öğretmendi. Yürüyen okul, medrese, mektepti. Medine halkı Peygamber Efendimiz (sav)’den İslamiyet’i öğretecek birini göndermesini isteyince Efendimiz de onu görevlendirdi ve Medine’ye gönderdi. O geldiği beldede büyük gayretlerle İslam’a hizmet etmişti ve Medine’de içerisinde Müslüman olmayan bir ev kalmamıştı. Tebliğ, ihlas, ilim, irfan, fedakârlık, samimiyet kelimeleri anlamını Mus’ab bin Umeyr’de kazanmıştı.

 O Uhud Savaşında sancaktardı. İslam’ın bayrağını taşıyordu cengin en şiddetli yerlerinde. Düşürmüyordu, düşürmeyecekti de büyük bir gururla göklere yükselttiği sancağı. O kalbiyle hem de bütün kalbiyle sarılmıştı İslam’a hiçbir şey de vazgeçiremezdi onu bu sevdadan. Bütün hayatı bu sevdaya şahitti ve savaşta da sevdasını kanıtlar gibiydi. Öyle ki savaş esnasında iki kolu da kesilen Mus’ab bin Umeyr (ra) boynunun altına alarak koruyordu sancağı. Kaybettiği kollarını değil o hâliyle bile İslam’ı düşünüyordu. Çünkü onların her hâli İslam kokuyordu, İslam diyordu. Bir kılıç darbesi daha alınca vücuduna ruhunu Rahman’a teslim etti, sancağı vermedi. Sonra Mus’ab bin Umeyr suretine bürünmüş bir melek sancağı aldı Mus’ab bin Umeyr’den. Şehit olsa bile sancak hâlâ ondaydı.

   Biz diye başlıyorum bu paragrafa. Sen, ben evet yani biz. Bizler Müslüman ailelerde dünyaya geldik. Müslüman olduğumuz için ailelerimiz bize türlü işkenceler de etmedi ve biz buna rağmen geçemedik dünya sevdasından. Modern putlar biriktirdik ve modern putlara (telefon, internet, alış-veriş merkezleri, moda, patron, evlat, vb…) koştuk. Nedir modern put biliyor musun kardeşim? Bizi Allah’tan gizliden gizliye uzaklaştıran, alıkoyan her şey. Anlayacağınız kaybolduk 21. yy’ın cahiliyesinde. Hâlbuki Mu’sab bin Umeyr bize putlara tapmayı bırakmamızı; ailelerimiz baskı da yapsa, işkence de etse imandan vazgeçmememiz gerektiğini söylemişti hâl diliyle.

   Okumalıydık, ilim sahibi olmalıydık, öğrenip öğretmek için gece gündüz çalışmalıydık, savaşmalıydık cahillikle. Eğitimin diploma ile tamamlanacağını düşünmemeliydik. Diplomayı amaç değil, araç bilmeliydik. “İlim Çin’de de olsa alınız.” (1) buyurdu Efendimiz (sav).  İlmi alıp yaşamın her anına yaymalıydık. İlk inen “OKU” ayetini doğru okumalıydık. Kâinatı, yaratılanı, kendimizi okumakla başlamalıydık. Hâlbuki Mus’ab bin Umeyr bize okumayı, öğrenmeyi öğretmeyi miras bırakmıştı. Biz o mirasa sahip çıkmalıydık.

  Mus’ab bin Umeyr her ne pahasına olursa olsun kolun da kesilse seni şehit de etseler İslam için feda olsun demişti bizlere. Bizler bizim olmayan zamanı vermeye erinirken, Mus’ab bin Umeyr kollarından vazgeçmişti ve sonra Rabbine koşmuştu Uhud’da.  İslam demeyi bütün sahabeler gibi o da haykırmıştı insanlığa ve insanlığın katledildiği bu çağda İslam demek belki de Mus’ab bin Umeyr olmak demekti.

Şimdi nefislerimizi sorularla baş başa bırakarak gidiyorum.

  • Bizler İslam için nelerden vazgeçtik?
  • Bizler İslam için nelere katlandık, bir cefa gördük diye Rahman’a naz mı ettik?
  • Bizler neler feda ettik Allah yolunda?
  • Bizler ne kadar öğrendik, öğrettik, anlattık Rabbimizi dünyaya?
  • Bizler ne kadar Mus’ab bin Umeyr olduk 21. yy’ın karanlığına?

   Unutma, beklenilen sensin, biziz. Karanlığı aydınlatacak, uyuyanları uyandıracak, bilmeyenlere öğretecek biziz. “İmân hem nurdur hem kuvvettir. Evet, hakikî imânı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.” (2) diyor Üstad Bediüzzaman.

Vesselam…

   

Dipnot

1.)Acluni, Keşf’ü-l Hafa, I. 138, El- Beyhaki, Şuabu’l- iman, II. 254

2.) Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 23. Söz, 3. Nokta.

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?