Bir Nefes Gül Kokusu

0

(Okurken O sallallahu aleyhi ve sellem’i her anışta salavat getirmeyi unutmayın!)
Yürüyor, yüksek bir yerden iner gibi hafif öne eğik; geniş ve güçlü adımlarla.
Heybetinden önce sarsılıyor insan, sonra gülen gözlerine bakınca kalbi oracıkta eriyip gidiyor, tutulup kalıyor O’na.<
Yürüyor… Geçtiği yerlerde gül kokusu kalıyor. Karşılaştığı insanlara önce O selâm veriyor.

Ve çocuklara selâm veriyor. Çocuklar O’nu herkesten bir başka seviyor. Bir kız çocuğu tutardı elini, süreklerdi peşinden. Hiç hayır demez, kırmazdı onun o minik kalbini.
Başka seviyor O’nu çocuklar.

Küçük Zeyd ailesinden koparılıp kaçırılıyor. Köle diye satılıyor. Onu Hazreti Hatice radıyallahu anha alıyor ve O’na hediye ediyor. Yıllar sonra Zeyd’in babası ve amcası onu buluyor. O, Zeyd’i gitmekte serbest bırakıyor.

Ama Zeyd O’nu bırakamıyor. Babasını ve amcasını istemiyor. O’ndan ayrı kalmaya o küçük kalbi razı olmuyor.

Nasıl sevmesin ki o tertemiz, masum, minik yürekler O’nu?

Annesinin elleriyle hizmet etsin diye O’na getirdiği ve on yaşından yirmi yaşına dek O’na hizmet eden bir çocuktur Enes bin Mâlik.

“Hz. Muhammed (aleyhissalâtüvesselâm) beni çarşıdan bir şey almaya gönderirdi. Ben sokakta oynayan çocukları görünce onlarla oyuna dalardım ve ne alacağımı unuturdum. Sonra sus pus O’nun huzuruna gelirdim. O beni böyle mahcup ve ürkek görünce ‘Ne yapsın Enes, O’nun elinde bir şey yok ki, ona yapacağı işi Allah unutturuyor.’ der ve gönlümü alırdı.”

Yine bir gün Enes bir iş için bir yere gönderilir. Yola koyulur, sokakta oynayan çocukları görünce onlara dalar, işi unutur. Bir süre sonra ensesinden bir el yakalar. Arkasını dönünce karşısında Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm’ı görür.

“Enesciğim, gönderdiğim yere gittin mi?” der.

Enes de “Evet ey Allah’ın Elçisi. Şimdi oraya gidiyordum…” der. O hiçbir şey söylemeden gülümsemeye devam eder bütün kalbiyle, merhamet dolu o güzel kalbiyle.

Yıllar sonra Enes o zamanlarını şöyle anlatır:

“Küçük yaşta yanına girdim ve tam on sene hizmetinde bulundum. Bana bir defa olsun sövmedi, beni bir defa olsun dövmedi. Yaptığım bir hatadan dolayı “Niçin bunu yaptın?” veya ihmal ettiğim, yapmadığım bir işten dolayı “Niçin bunu yapmadın?” diye kızmadı, azarlamadı. Yüzüme karşı yüzünü somurtmadı.”(1)

Bir gün minik torunları O’ndan deve isterler. Ama o an deve alacak durumu yoktur. Koyar ellerini yere, “Haydi binin, bundan iyi deve mi olur?” der.

Yine bir gün böyle oynarlarken Hazreti Ömer’le karşılaşırlar. Ömer çocuklara “Ne güzel bineğiniz var.” der. Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm cevap verir:
“Onlar da ne güzel süvariler.”

Bir gün bir adam huzuruna gelir. Anlatmak istediği bir şey vardır. “Yâ Resûlallah” diye söze başladı. Bu arada O da, bedeniyle birlikte yüzünü bu adama doğru yöneltmiş, onu dinlemeye durmuştu.

“Bizler, cahiliye döneminin insanlarıyız; kendi elimizle yapageldiğimiz putlara tapan ve kızlarımızı öldüren kişileriz biz.” diyordu. Kesik kesik konuşuyordu.

“Benim de bir kızım vardı. Ben de bir gün, cehalete ait bu baskılara dayanamayıp kızımı yanıma çağırdım. Koşarak geldi, çağırıp onunla ilgilenmemden o kadar mutlu olmuştu ki! Elinden tuttum ve uzaklarda bildiğim bir kuyunun yanına götürdüm onu. Eli avuçlarımın içinde kuyunun kenarında otururken, birden itip onu kuyuya atıverdim. Aşağıya düşerken, “Babacığım! Babacığım!” diye çığlıkları yükseliyordu.”

O birden hüzne bürünmüştü, ağlıyordu.

O kadar ağladı ki, sakalları sırılsıklam ıslanmıştı. O’nun bu kadar hüzünlendiğini gören bir başka sahabe kalktı ve adama dönüp:

“Ne yaptın sen! Resûlullah’ı hüzne boğdun!” diye adama kızdı. O sallallahu aleyhi ve sellem işaret ederek:

“Bırak onu! Çünkü o, geçmişinde yaşadığı önemli bir yanlışı sorguluyor.” dedi. Sonra da adama dönerek:

“Yaşadıklarını bana bir kez daha anlatır mısın?” dedi. Adam yeniden anlatmaya başladı.

Hüzün artmaya devam ediyordu. Ağlıyordu, gözyaşları aktıkça akıyordu.

Ardından herkese şunları söyledi:

“Şüphesiz ki Allah (celle celâluhû), bugününüzün hakkını vererek O’na kul olduğunuz sürece, cahiliye döneminde yaptıklarınızı orada bırakır.” Sonra adama şöyle söyledi:

“Haydi şimdi, her şeye yeniden başla.”(2)

Her şeye yeniden başlamak… Herkesin her an duymak istediği ve muhtaç olduğu cümle… Her şeye, tertemiz, dosdoğru, en güzel şekilde başlamak…

Bir gün Medine’de çıplak bir merkebin sırtında yol almaktadır. Yolda Ebu Hureyre’ye rastlar.

“Seni de merkebe bindireyim mi?” diye sorar.

“Olur ey Allah’ın Elçisi.” deyince:

“Bin.” der.

Ebu Hureyre sıçrar ama binmeye güç yetiremeyince O’na tutunmak ister ve beraberce toprağa yuvarlanırlar. Tekrar merkebin üzerine binen Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm Ebu Hureyre’ye:

“Bir daha dene.” der.

Fakat ikinci denemede başarısız olur ve yine beraberce toprağa yuvarlanırlar. O bir kez daha merkebe biner ve en küçük bir kızgınlık eseri göstermeden, Ebu Hureyre’ye:
“Haydi, bir kere daha…”der. (3)

Birisinden yüz yirmi kilo ödünç tahıl almıştır. Alacaklı sıkışınca gelip borcunu ister. Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm yüz yirmi kilo borcuna karşılık olarak verir. Sonra bir yüz yirmi kilo da kendisine darda kaldığı bir zamanda borç vererek iyilik etmiş olduğu için hediye olarak verir.(4)

Fakir arkadaşlarından Abdullah oğlu Cabir yeni evlidir ve ciddi bir geçim sıkıntısı içerisindedir. Arkadaşını bu sıkıntıdan kurtarmak fakat bu arada onurunu da rencide etmemek isteyen Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm Cabir’e mal varlığını sorar. Zayıf bir deveden başka bir şeyi yoktur. O da satın almak üzere talip olur. Ücretini yolculuktan Medine’ye dönüldüğünde öder. Alışveriş bitince Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm deveyi tekrar Cabir’e hediye eder. Olayı duyan bir Yahudi kulaklarına inanamamakta ve ısrarla:

“Deveyi önce satın aldı, sonra da hediye mi etti?” diye sormaktadır.

Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm ayrıca o gece Cabir’e dünya ve ahiret mutluluğu için uzun uzun dua etmiştir. (5)

Nuayman çok şakacı bir sahabedir. Ama şakaları biraz ağırdır. Bir gün mescide namaz kılmaya giren bir göçebe Arap’ın devesini keser. Mescidden çıkınca devesini yerde kesilmiş olarak gören Arap ağlayıp bağırmaya başlar. Gürültüye toplanan insanlar Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm’a:

“Ey Allah’ın Elçisi! Bunu yapsa yapsa Nuayman yapar.” derler. Nuayman bulunur ve suçunu itiraf eder. Kendisine “Niçin?” diye sorulduğunda ise Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm’a dönerek utangaç bir tebessümle:

“Ey Allah’ın Elçisi! Siz nasıl olsa devenin bedelin ödersiniz diye düşünüp, hepimize bir ziyafet çekelim istedim.” der. (6)

Bir gün yanına fakir bir göçebe Arap gelir. Kendisine bir şeyler vermesini ister. Fakat o gün O’nun mal ve para cinsinden hiçbir şeyi yoktur.

“Şu an sana verecek bir şeyim yok. İhtiyacın ne ise onu benim adıma satın al. Sonra ben o borcu öderim.” der.

Fakir sevinerek çıkar, gider. Fakat yanındaki arkadaşları kendisini bu kadar zorlamasına üzülmüşlerdir. Bir tanesi, ayağa kalkar:

“Ey Allah’ın Elçisi! Bu şahıs daha önce de iki üç kez geldi, senden bir şeyler istedi, verdin. Şimdi ise elinde hiçbir şey yok. Gücünüzün yetmediği bir sorumluluğu herhalde Allah size yüklemez!”

Duydukları kendisini hoşnutsuz etmiştir. Sonra başka bir arkadaşı da ayağa kalkıp konuşur:

“Ey Allah’ın Elçisi! Dilediğin kadar ver! Arş’ın sahibi olan Allah beni fakir eder diye de korkma!”

Yüzünde bir tebessüm yayılır. Sözünü herkese duyurur:

“İşte ben de bununla emrolundum.”(7)

Hazreti Ayşe radıyallahu anha anlatır: Bir gün bir koyun kesmiş ve bir bud dışında bütün eti dağıtmıştık. Allah’ın Elçisi:

“Koyunu ne yaptınız?” diye sordu. Ben, bir bud dışında hepsini dağıttığımızı söyledim.
“Ey Ayşe, demek ki bir bud dışında hepsi bizim oldu.” dedi. (8)

Kendisinden mal ve para isteyen bir göçebe Arap, var gücüyle elbisesine asılıp çeker. Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm sendeler. Elbisenin çekildiği yere de kan oturmuştur. Hiçbir şey demez. Sakinleşince sorar:

“Şimdi söyle bakalım yaptığın bu kötülüğe karşı sana kısas yapılacak mı?”

Göçebe Arap kendinden emin cevaplar:

“Hayır.”

“Niçin?”

“Çünkü sen kötülüğe kötülükle cevap vermezsin de ondan.”

Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm bu cevap karşısında sadece tebessüm eder. Sonra emir verir. Arap’ın develerine mal yüklerler.(9)

Öyle bir merhamet ki O’nunki, zerreden her şeye sarıp sarmalıyor. Mekke’nin fethinin vakti gelmiştir ve on bin kişilik orduyla Mekke’ye doğru yol almaktadır. Artık bütün Arabistan hâkimiyetini tanımıştır.

Ordunun en önünde ilerlerken yolları üzerinde yeni doğum yapmış dişi bir köpekle yavrularını görür. Arkadaşlarından Suraka oğlu Cuayl’i çağırarak emir verir.

“Anneyle yavrularının önünde duracak ve ordunun tamamı geçinceye kadar onlara nöbetçilik edip ezilmekten koruyacaksın.”

Dişiyle yavruları rahatsız edilmemiş fakat on bin kişilik Fetih ordusu istikametini değiştirmiştir.(10)

Annesinin ve dedesinin vefatından sonra amcası O’nu himayesine alır. Yengesi Fatıma O’nu büyütmüş, O’na annelik etmiştir. Yengesi vefat ettiğinde o kadar mahzun olur ki “Bugün sevgili annem vefat etti.” der.

Gömleğini kefen olarak verir. Yetmiş kez tekbir aldırarak cenaze namazını kıldırır. Kabre önce kendisi uzanıp bir süre yatar. Arkadaşları o güne kadar bir benzerini görmedikleri bu olağanüstü ilginin sebebini sorarlar.

“O benim annemden sonra annemdi.” diye cevap verir.(11)

Azad ettikten sonra evlat edindiği Zeyd’i büyümüş ve şehit olmuştur. Zeyd’in evine gider. Zeyd’in küçük kızı taze olan baba acısıyla O’nun eteğine sarılır ve ağlamaya başlar. Hazreti Muhammed aleyhissalâtüvesselâm bir yandan küçük yetimleri kucaklamakta diğer yandan da gözyaşı dökmektedir. Yanında bulunan bir arkadaşı dayanamayıp, sorar.

“Ey Allah’ın Elçisi! Bu nedir?”

“Bu, sevenin sevgilisini özleyişidir.” der.(12)

Şimdi de yara bere dolu, simsiyah, oluk oluk kanayan kalplerimizi yine O’nun merhameti sımsıkı sarıyor ya… Gözyaşları yıkayıp arındırıyor sanki.
Birinin başına bir şey gelse en çok O üzülür, güzel bir haber alsa biri en çok O sevinirdi. O sever, çok sever, menfaatsiz, koskocaman sever.

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.”  (Tevbe Suresi 128. Ayet Meali)

Hiç günahın olmadığı halde geceler boyu ayakların şişene dek namaz kılıp gözyaşlarıyla bizim için Allah’a yakarışlarını, uykusuz gecelerini, sancılı ve eziyet dolu gündüzlerini, sakallarını sırılsıklam eden gözyaşlarını, bizi hiç unutmayışlarını, Allah da bize hiç unutturmasın.

İnşaAllah adın her anıldığında kalbimizi titretsin.

Seni bir an bile aklımızdan, kalbimizden çıkarmasın Efendim.

Hani o zorlu hicret yolculuğundan sonra Medine’ye girerken, Medineli minik kızlar, ellerinde tefler, şarkılar söylüyordu: “Neccaroğullarının kızlarıyız biz! Muhammed’in komşuluğundan ne kadar da sevinçliyiz!”. Sen onlara tebessüm ederek sormuştun: “Beni seviyor musunuz?” “Evet, ey Allah’ın Elçisi!” demişlerdi. Sen de “Allah biliyor ki ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum!” demiştin.

Ya Resulullah, Allah biliyor ya vallahi, biz de seni seviyoruz. Vallahi, biz de Sen’i seviyoruz. Vallahi, biz de Sen’i seviyoruz…Sen’i çok seviyoruz…


(1)Afzalur Rahman, a.g.e., I/40; Doç. Dr. Recep Kılıç, Hazreti Peygamberin Hayatından Davranış Modelleri, s.133; Ebu’s-Şeyh el-lsbehani, a.g.e.. s.34
(2) Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 14/169, Dârimî, Sünen, 1/14 (2)
(3) İmam-ı Kastalani.Mevâhib-ı Leduniye, s.331.
(4) Afzalur Rahman, a.g.e.(l), shf:4l
(5) İbrahim Refik, Güllerin Efendisi, s.48
(6) Bekir Sağlam, Model İnsan, shf:76
(7) İmam-ı Tirmizi, Şemâil-i Şerif, shf:353.
(8) Gerçeğe Doğru, (II). shf:16-34.
(9) Kadı İyaz, Şifa-yı Şerif, s.107.
(10) Gerçeğe Doğru, (I), s. 10- 25.
(11) İbrahim Refik, a.g.e., s.47.
(12) M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, III/195.

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?