BİR ÖZLEMİN İZDÜŞÜMÜ

1

Ellerini duvara doğru uzattı önce ve kendine el salladı.
Sonra gözlerini kağıdından yana çevirdi ve yine ellerine baktı…
Gölgesi kağıdına yapışan ellerine…
Nasır tutmamıştı ve kalem bile yakışmıyordu onlara…
Sol eliyle silgi tozlarını temizlemeye çabaladı.
Olmayınca esti geçti üzerinden, nefesiyle…
Evet hâlâ silgi kullanıyordu.
Çünkü hataları her zamankinden daha da fazlacaydı…
Ve evet silgi kullanmayan güzeller de vardı.
Bunları düşündü bir ân.
O ân geçti.
Bazı şeyler için geç’ti…
Masasının karışıklığına odaklanmamak için zor tuttu gözlerini…
Sağa doğru çevirdi, tam karşısına…
Yaktığı mumlara baktı…
Erimişlerdi…
Gözyaşları ile çevrelenmişti mumlarını koyduğu tepsinin içi.
Hoş, o tepsiden de hayır gelmezdi ya…
Neyse…
Eline aldı telefonunu, arayan soran var mı diye bir baktı.
Sonra aldığı yere bıraktı.
Arayan da soran da özleyen de yoktu.
Tam depresyona girmeye niyetlenmişti ki silgi tozu kaçtı boğazına bir iki öksürdü…
Sonra su şişesine uzandı elleri.
İçmeye çalıştı, üzerine döktü…
Bir şişe suda boğulacaktı neredeyse beceriksizlikten…
Yok yok o bir kaşık suydu.
Olsundu.
Ne önemi vardı ki, beceriksizdi işte.
Ellerinin dokunamayacağı nice güzellikler vardı ve o, o güzelliklere öylesine uzaktı ki…
Dokunmak şöyle dursun gözleri dahi zor görüyordu.
Bir kısmı silik, bir kısmı izlerinden gizlenmiş…
Ama inatçıydı, vazgeçmiyordu ve vazgeçmeyecekti…
Ne olursa olsun o kalem o kağıda değmişti bir kere.
“Yaz kızım” dedi kendi kendine.
Sonra güldü yapmacık bir gülüşle…
Kahkaha atmayı bilmiyordu.
Bilmesindi zaten…
Ağlanacak çok şey vardı.
Ağlayamadıklarını yazıyordu kaleminin mürekkepsizliğiyle…
Ve de anlayamadıklarını.
Kendine ait değildi bu cümleler.
Bir güzelden iktibas etmişti:
“Yûnus, eksikliğini Allah’ına arz eyle
O’nun keremi çokdur sen etdiğin ol etmez.”
Ne de güzel demişti Yûnus Emre…
Tam da onun ihtiyacı olan cümlelerdi bunlar.
Kusurluydu, beceriksizdi, eksikti ama O’ndan başka kimsesi yoktu ki.
Bir esriklik kaplamıştı gönlünün semâsındaki küçük beyaz bulutunu… Ardından diğerleri de doluştu. Kavuştular yüz yıllık gönül mahzeninde mânâ yağmurları ile…
“O’nun keremi çokdur sen etdiğin ol etmez.”
Ne de güzel teskin ediyordu yüreciğini…
O zât Kerîm’di. Keremi çoktu.
Cömertti, onun yaptığı kusurlardan münezzehti.
Ne diyordu Kur’ân-ı Hakîm’in’de
“Ey insan! O Kerîm (çok cömert olan) Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(İnfitâr Sûresi 82/6. ayet)
“O Kerîm Rabbime karşı beni aldatan neydi?
Aldatıldım. Aldattılar beni ağyâr ile….
Aslında ben aldattım kendimi…
Aldattım ve aldandım…”
Bunları düşündü kaleminin ucundan kağıdına düşürdüğü kelimeleri sıralarken…
Sonra bir ses geldi uzaktan…
Aslında uzak değildi.
Yakından da yakındı.
Ezan.
Rabbinin “gel” dâveti…
Ondan ne zaman uzaklaşsa ezan sesleri ona uzaktan gelirdi…
Bunu bir süre önce fark etmişti.
Ne zaman uzaklara dalsa yakından da yakını duyamaz olurdu yüreciği…
Ama ne zaman ona yaklaşmak için bir adım atsa yeri göğü inletirdi müezzinin sesi…
Hayır ses sisteminde sorun yoktu caminin…
Sorun kalbindeydi…
Rabbi öyle demişti Nebi’sine…
“Elbette sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönen kimseler olarak kaçtıklarında, o sağırlara da (hakka olan) dâveti(ni) işittiremezsin!”
(Neml Sûresi/27-80. ayet)
Dâveti duymak için, yaşıyor olmalıydı…
Arkasını dönüp Rabbinden kaçan, kulakları işitmez, kalbi kulaklarından sağır bir insan nasıl işitirdi ki daveti?
“Yâ” dedi…
“İşte aldanan bir ben…”
İrkildi hemen, çıktı daldığı yerlerden…
Bir buluşma vakti belirlenmişti ve konuşulması gereken şeyler vardı.
Keremi sonsuz olan Kerîm Rabbe karşı secde etmeye çağrılıyordu.
Hem de çağıran secdelerin Rabbiydi.
Davetiyeyi yırtıp atmaktan O’na sığındı.
Rabbisiyle buluşmadan evvel son bir cümle aradı gözleri…
Gözlerinden gönlüne akacak sözleri aradı durdu…
“Tefe’ül” dedi içinden bir ses.
Sonra kendi kendine açıklama yapmak zorunda hissetti kendini.
Şimdi gözlerini kapat ve gönlünün dur dediği sayfayı duvara gölgesinin vurduğu ellerinle durdur.
“Ne çıkarsa çıksın kabulün müdür?” dedi içerisinde hüküm süren bir başkaca ses.
“Evet” dedi, “evet”…
“Kabulümdür… O bana O’na gitmeden evvel güzel şeyler söyleyecek…
Gözümün ilk değdiği cümle özüme de değecek…”
“Haydi” dedi o ses. “Durma o hâlde… Ellerinle ellerini tut ve gönlünle durdur cümleleri.
Gönlünde durdur…”
“Bismillâh” dedi ve ekledi:
“Söyle Rabbim kabulümdür. Söyle ki dinleyeyim ve dinleneyim…”
Parmak uçlarıyla dokundu bir duânın misk kokan budağına:
“Nefesinden müşk ile anber tüte
Budağından il ü şâr yemişlene…”
“Âmîn” dedi tebessüm ederek.
“Âmîn Rabbim…”
Bir güzelin dilinden, Yûnus’un gönlünden duâ ettirmişti Rabbi ona…
Ve o duâ ile bir şeyler söylemişti aslında…
Duyacak kulak, hissedecek kalp lâzımdı…
“Rabbim beni çağırıyor” dedi içinden.
Hep içiyle konuşurdu.
Son zamanlarda bunu daha çok yapmaya başlamıştı.
İçine döndü ve tekrarladı:
“Rabbim beni çağırıyor!”
Çağıran O’ysa gitmemek olur muydu?
Kalktı, kalemini kağıdının üzerine bıraktı…
“Çağıran Sen’sen Rabbim” dedi
“Nefesimle nefes olacağım nefessizliklere… Eseceğim gönüllere ve misk olup tüteceğim…
Gönül şehrim meyvelerini verecek, budağıma yağmurlar değecek…
Ve ben başka şehirlere girip tohumlarımı oralara ekeceğim…
Gönüllere değip, topraklara yağmur olup yemişlendireceğim…”
“Çağıran Sen’sen Rabbim bana ‘Lebbeyk’ demek düşer. ‘Lebbeyk’ ya Rab, ‘Lebbeyk’…”
dedi ve seccadesinin secde taraflarında yitiklerini bulmaya, Rabbiyle konuşmaya gitti…
🌹

Paylaş

1 yorum

  1. Avatar
    Pınar 25 Eylül, 2018 at 03:14 Reply

    Kalemine ve en çok da yüreğine sağlık..
    Okundukça okunası, okundukça dokunası…
    Kelimelere sığamayacak güzellikler var. Hep güzel kalabilme duası ile.. ♥️

Yorum Yap