Bugün De Battık Dibine Kadar

0

Bir burukluk var biraz içerimizde.

Bugün de günahsız geçmedi işte. Belki battık dibine kadar. Kafamızı kaldırıp “Ne olacak bu halimiz?” diye düşünmeye cesaretimiz yok. Öyle rutin olmuş ki dert olmaz olmuş bu durum artık. Gece başını yastığa koyunca akla gelen hayaller başka olmuş, endişeler değişmiş. Hep özlü söz olarak beğenmişizdir “Son gününmüş gibi yaşa!” sözünü. Evet bugün son gün olabilir gerçekten. Ama biz ölümü öyle unutur olmuşuz ki başımıza gelecek en kesin şey olmasına rağmen artık gündemimizde “Belki bugün sondur.” endişesi yok.

Ama yine de bir burukluk var işte…

Yine de biraz bir şeyler sızlıyor içini dinleyince. Her şey tam diyemeyeceğimiz kadar her şey eksik.

Bu böyle devam etmez ki ama biliyoruz bunu. Kimleri gördü ve gömdü dünya.

Battık dibine kadar bugün de.

Aslında isterdik ki hepimiz, keşke tertemiz kalsaydık. Allah en çok nasıl sevecekse her an öyle olsaydık keşke. Yanlış yapıyoruz ama ne yapalım, beceremiyoruz… Dosdoğru olmayı beceremiyor ve her gün her şeyi yine elimize yüzümüze bulaştırmış şekilde yatıyoruz. Sonra bakıyorsun artık bir günaha müptela olmuş ondan başka her şeyden, hatta cennetten, korkunç ki Allah ve Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’den vazgeçer olmuşuz. Ah biz ne yapıyoruz böyle?

Biri yüzünü ekşitse kalbimiz kırılıyor hemen. İstiyoruz ki kalbimizi kim kırdıysa pişman olsun. Çok değil, bizi sevdiğini belli edecek kadar olsa yeter. Bir “üzgünüm” lafı yetiyor unutmaya. Eğer bizi zerre kadar umursamadığını görsek bizim onu sevdiğimiz kadar bizi sevmediği düşüncesi nasıl da incitiyor.

Küçük bir pişmanlık.

Sevdiğini belli edecek kadar.

Her gün günah işliyoruz. Her gün Rabbimiz’in huzurunda; O’nun bizi her an gördüğünü, duyduğunu unutarak hatalar ediyoruz. Bazen annemizin yüreğini incitiyor, bazen babamızı sabra zorluyoruz. Gözlerimiz dalıyor günaha. Ayaklarımız yürüyor yanlışa. Bazen bir kalbi kırıyor, ona bir gülümsemeyi çok görüyoruz. Sanki biz hiç düşmezmişiz gibi biri kızdırsa bizi sabredemiyoruz; o an öfkeyle belki ağzımıza geleni sayıyoruz, onu incitmek için türlü türlü laflar üretiyoruz. Sanki biz hiç düşmezmişiz gibi… Ya Rabbimiz de bize öyle davransaydı… Ya O’nun sevmeyeceği bir davranış sonrası hemen kapıları yüzümüze kapatıp bizi öyle çaresiz bir yalnızlığa terk etseydi?

Fark etmedik değil mi?

O, bunları yapmaya gücü yettiği halde yapmıyor.

Yüceler yücesi, her şeyin biricik Rabbi; her şeyin kudretinden titrediği, önünde diz çöküp secdeye kapandığı yegâne Sultan, zerrelerden yıldızlara dek her şeyin emrine itaat edip kulluk ettiği Rab…

Allah’a her gün, huzurunda saygısızlık ediyoruz.

Bizi yerin dibine geçirmeye gücü yettiği halde hiç geçirmedi.

Biz O’nu unuttuk ama O bekledi.

Hep bekledi.

Hatamızı anlayıp O’ndan af dileyelim diye bekledi.

Sevdiğimizi belli edecek kadar…

Çünkü bize O’ndan daha şefkatli kimse olmadı, olmuyor, olmayacak.

Çünkü bizi O’ndan daha çok seven kimse olmadı, olmuyor, olmayacak.

Her gün günah işliyoruz. Ama zaten böyle olacaktı. Rabbimiz bizi melek yaratmamış ki. Günah işleyecektik, kusursuz olan Rabbimizdi.

Ama O’nu gerçekten seviyorsak pişman olmamız gerekmez miydi?

Bir günah işleyince hemen O’nu hatırlamalı, kalbimiz burkulmalı ve o hatadan nefret etmeli değil miydik?

Pişmanlıkla O’nun kapısına gelip hatamızı itiraf edip O’nun merhametine sığınmalı değil miydik?

“Bir günah işlediğinde hemen tövbe et.

İnsan suya düştüğü için değil sudan çıkamadığı için boğulur.” (Mevlânâ)

Bu değil miydi bize düşen? Peki biz, yaptığımızın ne olduğunu hiç fark edebildik mi?

Günah işledikten sonra kendini temize çıkarmaya çalışıp tövbe etmekten kaçmak kadar saçmaydı hep yaptığımız.

“Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksirattan takdis etsin. Evet şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz tevil ile tevil ettirir.

وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ

(Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.)

sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan,

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى

(“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi. ﴾Yûsuf 53﴿)

dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstehak olur.”  (1)

“Ama”ları bırakıp Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem gibi:

“Allah’ım! Şüphesiz ben nefsime çok zulmettim, günahları bağışlayacak olan yalnız Sensin. Öyleyse katından bir af ile beni bağışla. Bana merhamet et, çünkü bağışlaması ve rahmeti çok olan sadece Sensin. ” demek değil miydi bize düşen? (2)

Kendimizi aklamaya çalışıp tövbeden kaçmak değil yoksa.

Biz teslim olacağız ve bizi temize Rabbimiz çıkaracak inşâAllah.

Teslim olmak… Hazreti Âdem Peygamber gibi… İki yüz sene pişmanlıkla tövbe etmek günahına…

Teslim olmak… Hazreti Yunus Peygamber gibi… Gecenin zifirî siyahında, denizin derinliklerinde bir balığın karnında:

“Senden başka ilah yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. ” der gibi.

Teslim olmak… Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem gibi…

“Allah’ım! Öfkenden rızana; cezandan affına sığınırım. Senden yine sana sığınırım. Sana övgüyü saymakla bitiremem. Sen kendini nasıl övdüysen öylesin.” (3)

O’nun azametinden, kahredici gücünden yine O’nun eşi benzeri olamayan merhametine sığınmak…

O’ndan yine O’na sığınmak…

Anneciğinin tokadından korkup yine ağlayarak onun kucağına sığınan minik bir çocuk gibi…

Anne kucağından çok daha güzeli…

“Öyle bir kimse ki, çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki, devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki, devesi yanıbaşında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mü’min kulunun tövbe ve istiğfarı ile, böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.”(4)
Bizim bizi herkesten çok seven, şefkati sonsuz Rabbimiz…

İnsanlar dalaletin zirvesindeyken merhamet edip peygamber gönderen,

her gecenin sonunu sabaha döndüren,

kışın kuraklığını baharlara çeviren,

herkes bizi terk edecek olsa yine de bizden hiç vazgeçmeyen Sahibimiz…

Biz anılmaya değmeyecek “yok”lar iken bizi varlıkla şereflendiren,

Cehennemin dibine de gidecek olsak yine de sığınacak tek kapımız,

Bizim bizi herkesten çok seven şefkati sonsuz Rabbimiz…

Biricik Rabbimiz…
“Allah Teâlâ (buyurdu ki): Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.”(5)

Bir savaş sonrasıydı. Esirler arasında çocuğundan ayrı düşmüş bir kadın da vardı. Kadıncağız çocuğuna olan özlemini gidermek için gördüğü her çocuğu kucaklıyor, bağrına basıyor ve emziriyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem çevresindekilere:

“Bu kadının kendi çocuğunu ateşe atacağına ihtimal veriyor musunuz?”diye sordu.

“Asla, atmaz.” dediler.

Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi vesellem,

“İşte Allahu Teâlâ kullarına bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha merhametlidir.” buyurdu. (6)

Anneyi de içindeki şefkati de yaratan Rabbimiz…

“Her insan hata işler; ama hata işleyenlerin en hayırlısı, çok tövbe edenlerdir.”(7)

Hata edebiliriz, etmememiz imkansız. Ama hemen,

“Dedi ki: “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” ﴾Hicr Sûresi 56﴿ ”

diyen ve bize ümitsizliği haram kılan Rabbimiz’e koşup O’nunla dertleşmeliyiz.

“Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (8) diyor Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Rabbimiz de en ihtiyaç duyduğumuz belki bizi en rahatlatacak müjdeyi veriyor:

“Ancak tövbe eden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” ﴾Furkan Sûresi, 25:70.﴿

Daha büyük bir şefkat düşünebiliyor musunuz?

Peki en güzel bir tövbenin şartları nelerdir?

Birincisi, günahtan pişman olmaktır. Rabbimiz’i hatırlayıp o ana geri dönebilmeyi ve o hatayı hiç yapmamış olmayı istemektir.

İkincisi, o günahı tamamen terk etmektir.

Üçüncüsü, bir daha o günaha dönmemeye karar vermektir.

Şunu da söylemek lazım: “Allah affede.r” deyip o günaha ısrar etmek yanlışına düşmeye ise bakalım Rabbimiz ne cevap veriyor:

Bismillahirrahmanirrahim
“Ey insanlar! Rabbiniz’e karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” ﴾Lokman Sûresi, 33﴿

“Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder.” ﴾Al-i İmran Sûresi 128﴿

“… Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın cezasının çetin olduğunu bilin.” ﴾Bakara Sûresi 196﴿
Bir başka yanlış da “nasıl olsa tövbe ederim” zannıyla günaha yönelmek. Bu günahı Allah’tan daha çok sevmeye işarettir. Titretici değil mi?

Israrlı günahların neye yol açtığına bir bakalım:

“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor. ” (9)

“Bu zamana kadar bir şey olmadı.” diye düşünüyorsak bir de şunu okuyalım ve gerçekten olmamış mı bakalım:

“Evet inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır. Fakat ona iman etmek: Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, o Hâlık’ı sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tövbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” (10)

İnsan böyle “Nasıl olsa tövbe ederim.” zannıyla kimi kandırmaya çalıştığını fark etseydi bir yapmayacaktı belki de hiç.
“Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında ‘Ben şimdi tövbe ettim.’ diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa Sûresi 17-18﴿
Ya o tövbe hiç nasip olmazsa?
Ya o günahla beraber girersen kabir kapısından içeri?
Bu değil tövbe. Bundaki pişmanlık, tövbe için çok geç. Ölmeden önce pişman olmaktı şart, bu ise pişmanlığı ölümden sonraya ertelemektir.
Ya o tövbe hiç nasip olmazsa?
Kimi kandırıyoruz?

Biz nasıl bir Rabbimiz olduğunu bilmiyoruz.

O’nu tanıyıp sevmemiz için bizi yarattı.

Biz bambaşka taraflara doğru gidiyoruz.

Oysa O’nu tanısak, O’nun bizi nasıl sevdiğini fark etsek O’ndan başka her şeyi unutacağız belki de…

Ödümüz patlayacak…

O’nsuzluktan, O’nu kaybetmekten, O’nun bizi sevmeme ihtimalinden ödümüz patlayacak…

“Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lanetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.” ﴾Bakara Sûresi 160﴿
“Allah, size (hükümlerini) açıklamak, size, sizden öncekilerin yollarını göstermek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” ﴾Nisa Sûresi 26﴿

“O, çok bağışlayandır, çok sevendir.” ﴾Burûc Sûresi 14﴿
O bizim Rabbimiz…

O bizim tek Sahibimiz…

O bizim tek sığınağımız, tek dayanağımız…

En yakın arkadaşımız, en sevgili dostumuz…

O’ndan vefalısı da bizi O’ndan daha çok seven de yok; olmayacak, olamayacak.

Ve O’nun bize zerre kadar ihtiyacı yok.

Ama bizim iliklerimize kadar O’na ihtiyacımız var.

Ruhumuz O’ndan başkasıyla sevinmeyecek.

Kalbimiz O’ndan başkasıyla mutmain olmayacak.

Evet, günahlarla kararttık kalplerimizi. Ama O’ndan başka kim merhamet eder de temizler? Ve buna başka kimin gücü yeter?

Niye uzak tuttuk ki Rabbimiz’den kendimizi? O’ndan daha iyi kim anlardı, kim mazur görürdü bizi de merhamet ederdi bize? Hiç ömrümüz boyunca O’ndan başkasının dertlerimizi gidermeye gücü yetebildi mi ki?

O’na koşmalıyız. Her hatamız O’na kaçırmalı bizi. Kendimizden kaçıp O’na sığınmalıyız. Aynı Rabbimiz’in bize öğrettiği gibi:

“Onlar çirkin bir günah işledikleri veya herhangi bir günaha girerek kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar ve günahlarını bağışlaması için O’na niyazda bulunurlar. Günahları ise Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar işledikleri günahta bile bile ısrar etmezler.” ﴾Âl-i İmran sûresi, 3:135.﴿

Şefkati, çatlamış kalplerimizin yağmuru olan biricik Rabbimiz’in alemlere rahmet olarak gönderdiği; Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bize çok güzel bir yol gösteren Hadis-i Şerifini paylaşmak istiyorum:

“Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran. ” (11)

Yanlış mı yaptık, hemen koşa koşa bir doğru şey yapabiliriz. Çok mu zor mesela annemizin gönlünü hoş edecek bir iki laf? Çok mu zor Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sünnetini yerine getirmek adına, akşam olunca ışıkları yakmadan önce perdeleri çekmek mesela? Çok mu zor abdest alıp iki rekat namaz kılmak?
“Allah’ım!

Sen benim Rabbimsin!

Senden başka hiçbir ilâh yoktur.

Beni sen yarattın.

Ben senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla (ezelde) sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.

Yaptığım fenalıkların şerrinden sana sığınırım.

Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim,

günahımı da itiraf ederim.

Beni bağışla;

çünkü Sen’den başka hiçbir kimse günahları mağfiret edemez.” (12)

 

Ve Rabbimiz’in bize bir müjdesi daha var…

“Eğer size yasaklanmış günahların büyüklerinden kaçınırsanız, geri kalan günahlarınızı örter ve sizi nimet ve ikramlarımızla dolu olan cennete koyarız.” ﴾Nisa Sûresi 31.﴿


 

 

  • Risale-i Nur | Lem’alar | On Üçüncü Lem’a
  • Buhârî, “Ezan, 149; Müslim, “Zikir”, 48,
  • Müslim, “Salât”, 222
  • Müslim, Tevbe 3.
  • Tirmizî, Daavât 98.
  • Buhari, Edeb 19, Müslim, Tevbe 22.
  • Tirmizî, Kıyâme 49.
  • İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150
  • Risale-i Nur | Lem’alar |İkinci Lem’a

(10) Risale-i Nur |Emirdağ Lâhikası 1

(11) Tirmizî, birr, 55

(12) Buhârî, “Deavât”, 2, 15

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?