Filistin Gerçeği

2
filistin, kudüs

Gözlerini kırpmadan bakıyorsun karşındaki gözlere. O ise kırpıştırıyor… Ve alnındaki ter damlası kaşına doğru sürüklenip yere damlıyor. Senin kaşlarının ortasında ise namlunun soğukluğu var. Az önce ateşlenmiş bir namlu bu. Burnuna taze barut kokusu geliyor. Ama zerre kadar ölüm korkusu yok kalbinde.

Çünkü senin için ölümsüzlüğün yolu, onun tetiğe basmasından geçiyor.

“Zilletle yaşamaktansa izzetle ölürüm” diye haykıran bir ruhun,

La ilahe illallah hakikati bütün zerrelerine işlemiş bir kalbin var.

Bin defa öldürseler de tek bir ilahtan başkasına teslim olmayacaksın.

Kırpmıyorsun gözlerini.

O namluyu bastırdıkça sen de kafanı ileri sürüp daha da bastırıyorsun.

Ama asla geri çekmiyorsun kafanı.

Onun eli titremeye başlıyor.

“La ilahe illallah”a teslim olanlar esir edilemezler.

O bunu bilmiyor.

Sen bunu yaşıyorsun.

Ve sen esir olmayacaksın.

 

Belki birazdan o katil, sen ise şehit olacaksın.

Bu bir bitiş değil senin için.

Ve onlar da bitiremeyecekler bitsin istediklerini.

Sahi, her şey nasıl başlamıştı ki?

 

Yıllar önceydi. Yine bir sabah ezanıyla babanın peşine düşmüştün. Namazdan sonra eve yürürken sokaklarda naif bir sesle Kur’an okuyarak yürümek adetinizdi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den kalan bir sünnetti bu sarıldığınız…

Ve, sesinize kuşlar da eşlik ederken gün doğardı.

Güneşin ışığı gecenin karanlık lekesini göğün yüzünden silerken zeytin ağaçlarının yaprakları arasından çil çil parlardı sabah.

Aylardan hasat vaktiydi.

Bir sesle yüreğiniz hopladı.

Kalbini tırmalayan  huzursuzluk, biraz sonrasında gelen haberi haklı çıkardı.

Komşu köy, “dış güçlerin yardımıyla mültecilerden oluşturulmuş bir ölüm ordusu” tarafından bombalanmıştı.

Mülteciler..

Yıllar önce Hitler’in zulmünden kaçıp size sığınmışlardı. Ekmeğinizi aşınızı paylaşmış, ölmüş kalplerini teselli etmiştiniz. Ölmüştü kalpleri ölüm kampları ve gaz odalarında. Ölmüştü gözlerinin feri en sevdiklerini katlederken zalimler. Gemilerle buraya kaçmışlardı.

Nereden bilebildiniz ki ihanetlerin en acısını size zulmederek yapacaklarını.

Şanlı Osmanlı’dan sonra öksüz kalıp İngilizlerin sömürgesi olmuştu Filistin toprakları.

Sonra göçebe Yahudilerin, “silahlandırılıp eğitilmiş bir ölüm ordusu gerçeği” çarptı suratınıza.

Amerika gibi ülkeler arkasında durup sürekli gazetelerde İsrail denen bir devlet kurmaktan bahsediyordu.

“İnsansız topraklar” denen bir kampanyayla dünya basınına poz vermişlerdi.

Dünya, toprakları “insansız” sansa da aslında yapılan şey, insanları topraklarından etmekti.

Köyünüzde askerler dolaşmaya başlamıştı.

Ve ertesi gün zifiri karanlık bir sabaha uyandınız.

Bir anons yapıldı hoparlörlerden “Kıymetli eşyalarınızı toplayın. Doğu tarafındaki kuyunun başında toplanın. Çabuk! Bu geçici bir durumdur. Kuyunun başına gidin.”

Askerler tek tek evleri dolaşıp herkesi zorla evinden çıkarmaya başladı.

Zorluk çıkaranların sesini silah sesleri kesti.

Çığlık attı kadınlar korkuyla ve çocuklarına sarıldılar.

Zorla sürüklenen kadın ve çocuklar gördünüz.

Geçici dediler ama geçmeyecekti.

Bir tepenin başında kurulan çadırlarınızla, sizi bir mülteci kampına hapsedeceklerdi.

Evet,

Zulümden kaçıp size sığınan mülteciler,

sizi özyurdunuzda mülteci edecekti.

Şair hayalden değil hakikatten bahsetmişti:

Âh tenha çöllerde garip vaha,

Filistin,

“Özyurdunda garipsin

Özvatanında parya”

 

Namlunun soğukluğunu yüzünüzde hissedin şimdi.

Bunun gibi yüzlercesi yaşandı Filistin’de. Ağza almaya cesaret edemeyeceğimiz kadar büyük zulümlere, haksızlıklara ve işkencelere maruz kaldılar kardeşlerimiz.

Minicik bir devlet kuruldu Filistin’de. Dünya kamuoyuna gösterişli ve sahte reklamlarla kendilerini kabul ettirseler de gerçek değişmeyecek:

Bu küçük devlet hiçbir zaman o toprakları hak ederek kazanmadı.

Toprak kimin kanıyla sulandıysa onundur ve İsrail ise kanı dökülen değil kanlar döken bir devletti.

Gerçek apaçıktı, İsrail Ortadoğu’nun gayrımeşru çocuğu idi.

Bugün oradaki Filistinli kardeşlerimize yapılan zulümlerin bir kısmını duyuyoruz. Bir şeyler yapmak istiyoruz. Ama elimiz yetişmiyor çoğu zaman. Çoğu zaman sıktığımız yumruklarla olduğumuz yerde kalakalıyoruz. Âlem-i İslâmın üstünden bu karanlık ve rahmetsiz bulutlar ne zaman dağılacak? Ve bu uğurda bize düşen görev ne olacak? Biz şimdi ne yaparsak yarın mahşer günü Rabbimizi bizden razı görebileceğiz?

Gerçekten de güçsüz mü avuçlarımız ve bu zulümleri bitirmeye yetişemeyecek kadar kısa mı kollarımız? Bütün ümmet dualarında “Türkiye” diye Allah’a çağırırken biz onların avuçlarına konan rahmet nasıl olacağız?

 

Hayır! Bedirde bir avuç Müslüman’ı yüzlerce insana galip kılan maddi kuvvetleri değildi. Göklerden melekleri yardıma indiren, bir avuç insanın maddi güçleri değildi.

La havle ve la kuvvete illa billah’a imanın kadar bilirsin ki, attığın zaman atan sen değilsindir, attığın taşı zulmün ortasına indiren Allah’tan başkası değildir.

 

Çok yağmur yağan yerlerde mi ormanlar büyür sanıyorsunuz?

Hayır. Tam aksine, orman olan yerlere çok yağmur yağar. Çünkü, o birbirine sımsıkı sarılan ağaçların nem tutucu özelliği vardır. Birlik oldukça yağmur denen rahmeti kendilerine celbederler.

 

Paramparça âlem-i İslâm… Her yerden bela sarılıyor boğazımıza. Ama çekmedik kimseden, birbirimizden çektiğimiz kadar. Kimse etmedi kötülük bize, bizim kadar.

Bir olacağımıza birbirine zulmeden zalimler olduk. Bir olacağımıza birbirimizi yalnızlığa terk ettik.

Bir olamadığımız için de Cenab-ı Hakk’ın rahmetini celbedemiyoruz…

Buğday ambarında aç kalan korkak tavuklar ettiler bizi.

Müslümanlar, batıl dinlerin afaroz âdetini sahiplenip tekfir etmek hevasına kapılmış giderken, İslam’ı öldürme değil diriltme dini olarak öğreten Resûlullah’a sırt çevirdiğini fark edemez oldular.

Yahudi çocuğunun son anına yetişemeyip şehadetine vesile olamadığı zaman, “Yetişemedik, elimizden kayıp gitti… yetişemedik, elimizden kayıp gitti..” diye ağlayan Nebi’yi anlayamadık.

Soralım nefislerimize, bize gelen bizde hayat bulmalı iken, suizannı hâkim kılıp kaç kardeşimizi infaz ettik zihnimizde?

Suçluyu uzakta arama, vicdanını hâkim kıldığında, suçüstünde yakalanacak.

Suç senin üstünde be kardeşim.

 

Acısını hissettik mi yüreğimizde zulme uğrayan bir kız kardeşimizin mesela. Hiç yakıp geçti mi içimizi onların çığlıkları? Açmadığı için peçesini, 18 kurşunun şehit ettiği kızlar kadar delikanlı mısınız erkekler?

O kurşunlar kalbinizi sektirmediyse, gerçekten şefkat kahramanı siz misiniz hanımlar?

Kaç öksüz çocuk var şimdi Gazze’de, saymaya cesaretiniz var mı anneler ve babalar?

Peygamberlerimizin birçoğu o topraklarda yatıyor ve Resulullah (Asm) Kudüs’ten yükseldi miraca.

Bütün peygamberlere imam olup namaz kıldırdığı İsra orada gerçekleşti.

Ey dünya!

Kudüs halkı, efendisini İsra’da çoktan seçti!

O Efendi’nin arkasında saf tuttu ben-i İsrail’in peygamberleri.

 

Ve ey Müslümanlar!

Resulullah namazda yüzünü ilk önce Kudüse çevirdi.  

Kudüs bizim ilk kıblemiz,

ilk hedefimiz,

ilk bakışımızdı.

Oradaki kardeşlerimiz direniyorlar ve kaçmıyorlar. Çünkü içimizden birileri sahip çıkmalı Mescid-i Aksa’ya. Ama bizden de destek bekliyorlar. Yanlarında olduğumuzu ve onları yalnızlığa terk etmediğimizi bilmek istiyorlar. Bizim suskunluğumuz kulaklarında bomba gibi patlıyor. Biz susmadığımız zaman ise iliklerine dek şunu hissediyorlar “Kardeşlerimiz bizi düşmana teslim etmedi, bizi yalnızlığa terk etmedi. “

 

Bir olduğumuz zaman, ormanlar gibi rahmet bulutlarını celbedeceğiz.

Haydi daha bekletmeyelim gökyüzünü ve yeryüzünü, yağmur duasına çıkalım.

Dalları parmaklardan oluşan ellerimizi hep birlikte semaya kaldırıp

hep bir ağızdan âlem-i İslama dualar edelim.

Ki rahmet, ıslatsın artık yüzlerimizi.

 

 

Paylaş

2 yorum yapılmış. Sende yap :)

  1. Avatar
    Meynsu_meyn 30 Mayıs, 2018 at 15:46 Reply

    Bu DAVA ne yaş işidir ne başa işidir ,ne erkek işidir ne hanım işidir bu DAVA” İMAN” işidir . (M. Emin YILDIRIM)

Yorum Yap