KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN BİLİNMEYEN SIRRI

Bir hastalık düşünün ki tarih boyunca insanları tabiri caizse yerlerde süründürmüş; yoksul, fakir insanlarda görülmemiş, hatta toplumun alt sınıfı ile hiç işi olmamış aksine daima varlıklı, bolluk içinde yaşayan, zenginlere tesir etmiş. En şöhretli, şatafatlı liderler onun önünde diz çökmüş yerlerde sürünmüş, iki büklüm hâle gelmiş.

Hastalıkların çoğu yetersiz beslenme, kötü koşullar, uygunsuz ortamlarda meydana gelirken bu hastalık gayet kaliteli sofralarda, son derece iyi beslenenlerde, saraylarda ortaya çıkıyormuş. Tarih boyunca dimdik duran onca sultanı, kralları bu hâle getiren hastalık “gut hastalığı ymış. Hipokrat, toplumun üst tabakasında, statü sahibi kişilerde görüldüğü için “Krallar hastalığı” demiş buna, pek manidar.

Gut , monosodyumürat adı verilen kristallerin eklemde ya da ekleme komşu yapılarda birikmesiyle birlikte eklemde mikropsuz iltihap oluşturma durumuymuş. Çok tipik olarak yoğun bir akşam yemeği sonrası gece yarısı ani gelişen bir ağrı ile başlarmış ve hastalar çok şiddetli bir ağrı yakınmasından söz ederlermiş öyle ki bu dayanılmaz ağrılar kişiyi yataklara düşürür, yürüyemez hâle getirirmiş.

Enteresan, değil mi? Yani kaliteli yaşam şartları bile yeri geldiğinde kabusa dönüşebilecek bir hastalığa yakalanma sebebi oluyor.

Ama bazıları var ki o hastalık onu yerlerde de süründürse hatta ciğerlerine de nüksetse onu yıldıramıyor. Yaratılış gayesini bilen yani mânâ perspektifinden bakabileni yenemiyor. Gut hastası Kanuni Sultan Süleyman’ın da yaptığı buydu nitekim. Eklem yerlerinde meydana gelen katlanılmaz ağrı, önünde dünyaların eğildiği sultanı iki büklüm hâle getirebiliyordu. Ağrının etkisi ile kıpırdayamayan bir hastanın aylar sürecek Macaristan, İran seferlerine çıkması akıl alır gibi olmasa da “adanmışlık duygusu” onu bu seferden geri bırakamıyordu. İşte maddi bedeni bir kenara bırakıp manevi beden ile yaşamak oluyordu bu.

Bu insana kalkıp kim hasta der ki?

En büyük hastalık, Marifetullahı (Allah’ı tanımak) bilmemektir çünkü.

“O’nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa saraydadır, bahtiyardır. O’nu tanımayan sarayda dahi olsa zindandadır, bedbahttır.” (1)

Bu cümleyi düz okuyup bırakmayın, o zindan çok şey anlatıyor: Tam olarak tarif edemediği kendini bile kendinden bilmektir o zindan.

İnsan manevi olarak da bir varlıktır. Çünkü yalnızca maddeten var olsaydı bugün depresyon dünyanın en sık rastlanan hastalıklarından biri olmazdı elbette. (2) Bu varlığın bu dünyaya gelme gayesi ve hikmeti Allah’ı tanımaktır. Allah’ı tanımak ne kadar büyük bahtiyarlıksa O’nu tanımamak da kâinatın en büyük nasipsizliğidir.

Kâinat da insan da Allah’ın eseridir, sanat sanatkârını bizlere tanıttırıyor. Yediğimiz elmadan okyanuslara kadar her şeyde Allah’ı tanıtan bir mesaj var. Allah gönderdiği rehberlerle, ilahi kitaplarla kendisini gösteriyor insanlara.

Ve eğer o insan sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (3)

Sanatkârını bulan insan, Onun kudretini anlar, rahmetini görür. Günde binlerce canın öldüğü vahşetgâh dünyanın bir seyir yeri olduğunu bilir. Bir sıkıntı ya da müsibet ile karşı karşıya kaldığında:

“Madem Allah var, her şey var.” der. Gücünü muvakkat eşyadan değil sonsuz kudret sahibi olan Allah’a yakınlığından alır. Kur’an-ı Kerim, insana daima marifet dersleri verir. Allah’ın adıyla başlar ve hemen Allah’ın Rahman ve Rahim olduğunu bildirir. Bu bir marifettir, yani Allah’ı tanımaktır. Rahman ve Rahim olarak. Okudukça O’nun rububiyetine marifetimiz artar. O’nun rahmetine marifetimiz artar. İhsanını daha güzel, daha net, daha açık seyreder oluruz.

“İnsanın en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.” Allah’ı tanıdıkça sever insan ve o sevgi öyle hâle gelir ki arştan duyulur. Marifet, uçsuz bucaksız sema, sonu gelmez yolculuktur. Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir mesafe vardır çünkü fani sevgi gibi sınırlı bir potansiyeli yoktur Allah sevgisinin.

Allah sevgisi öyle bir şey ki Yunus Emre’ye:

Cennet cennet dedikleri 
Birkaç köşkle birkaç huri 
İsteyene ver onları 
Bana seni gerek seni” dedirtmiş.

Fani birini sevmek bile dünyayı değiştirir insana. Güneş başka doğar, hayat bambaşka bir lezzet verir oysa hakiki sevgili olan sonsuz güç sahibi Allah’ı sevmek sonsuz bir lezzet-i ruhaniyedir. Marifetullah içindeki muhabbetullah insanın kimyasını baştan aşağı değiştirir.

“Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?” (4) Allah’ı tanımadıktan sonra…

Bu dünyaya gelme gayesi ve hikmeti Allah’ı tanımak ve ona iman ve ibadet etmek olan insanın yaratılışının en yüksek neticesi iman-ı billah olan Allah’a iman etmektir.

İnsanlığın en ali mertebesi ve en büyük makamı ise, o iman içindeki marifetullahtır. Yani Allah’ı tanıyabilmek.

Geçmişin geleceğin yükünden kurtulmak yalnızca O’nu bilmek ve O’nun kudretine iltica etmek. Böylelikle iman içindeki o marifetullah, maddeye kul ve köle olmaktan kurtarır. Gerçek şahsiyet kazandırır insana, gerçek kulluğunu öğretir.

“Eğer o insan

sahibini bulsa,

mâlikini tanısa,

o vakit rahmetine iltica eder,

kudretine istinad eder.

O vahşetgâh dünya,

bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.” (5)

 

Kanuni’nin sırrı da bu değil miydi, şüphesiz…

(1) Şualar/11.Şua

(2) DSÖ,1999

(3) Mektubat/20.Mektup

(4) Mektubat/20.Mektup

Paylaş

İlk yorumu neden sen yapmıyorsun?