Kabirde Okuyamayacaksın

3

Aslında tek bir kelime ile tek bir cümle ile anlatmıştı bize her şeyi. “Oku” demişti Alemlerin Rabbi! “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (1) “Oku ki nereden geldiğini bil, niçin geldiğini idrak et, nereye gideceğini gör ve ölüm seni uyandırmadan uyan ve vazifeni yap!” demişti bize merhametlilerin en merhametlisi. “Oku ki paha biçilemez elmaslar hükmündeki ahiretini cam parçası kadar kıymeti olmayan şu dünyaya satma!” demişti kâinatın tek müdebbiri. “Oku ki kalbindeki nihayetsiz arzuları ve tüm isteklerini sana vereyim.” demişti cömertlerin en cömerdi…

Nereden geldin, niçin yaşıyorsun ve nereye gideceksin sorularına cevap verir tarzda yaşayabilmektir okumak… Okumak demek; okul okumak, kariyer yapmak değil okumak demek anlamak demektir! O halde başımızı çevirip tekrar tekrar okuyalım bu kâinatı. Haydi! Tekrar tekrar anlamaya çalışalım bu kitab-ı kebiri kâinatı…

Görünüşü nokta kadar küçük, hakikati ise dünyadan binlerce kat büyük olan, gökyüzüne çakılmış bir çivi gibi duran ama aslında aklımızın alamayacağı kadar hız yapan, ağırlığına rağmen hiç düşmeden havada asılı duran, hızına rağmen kendi yörüngesini hiç ama hiç şaşırmayan ve yanmak maddeleri asla yok olmayan bu muazzam gök cisimlerini idare eden ve onları emrine itaat ettiren perde ardındaki kudret sahibini görebilmektir okumak!

Yaklaşık yarım milyon ton ağırlığındaki bulutların havada direksiz bir şekilde asılı kalması ve rüzgar vasıtasıyla bulutların görev yerine taşınması ve şimşeklerin “Yağmur geliyor, rahmet geliyor.” dercesine adeta zil çalıp yağmuru müjdelemesi ve ayrıca şimşeklerin büyük bir gürültüyle “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi bu hadiseler de başıboş olamazlar.” (2) dercesine o gafil kafamıza tokmak vurup bizi uyandırması ve yağmurun yer çekimine meydan okuyarak bir anne şefkati gibi yüzümüzü okşarcasına bir yavaşlıkta ve hafiflikte yağması ve zemin yüzünü tatlı bir şekilde sulaması ve toprağın bu müjde karşısında yerine göre, zamanına göre ve tam da ihtiyacına göre meyveler ve sebzeler ikram edip zemin ahalisini güldürmesi gibi âdeta kâinat, her hâliyle hükümdarını bizlere tekrar tekrar tanıttırıyor…

Evet bütün bu olaylara şahit olunca görüyoruz ki ne bulutta ne şimşekte ne rüzgarda ne yağmurda ne de toprakta bu icraatları yapacak güç ve kudret bulunmuyor. O halde deriz ki; “Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet Kadir ve Rahim bir kumandanın emriyle hareket eder…” (3)

Sonra gökyüzünden çektiğimiz bakışlarımızı hayvanat ve nebatat taifesine yöneltiyoruz ve diyoruz ki : “Tıpkı bir işçi gibi gece-gündüz çalışıp bize bal yapmayı büyük bir dava edinen arının amacını anlayabilmek, bize sütünden ikram edebilmek için büyük çabalar sarf eden ineğe hayretle bakabilmek ve etrafımızda pervane gibi dönüp o dallarda sallanan güleç yüzlü meyveleri bize uzatmaktan büyük bir lezzet alan ağaçları görünce ‘Bu kadar ikram niye?’ diye sorabilmektir okumak.” Hem her yaz ve her kış görünmeyen bir vagonla gelen çeşit çeşit erzaka bakıp bunları gönderen sonsuz cömertlik sahibi Allah’a teşekkür edebilmektir okumak!

Okumak demek bir portakal ağacına bakıp “Bu akılsız, şuursuz odun parçası nasıl oluyor da portakalı çürümesin diye bize ambalajlı bir şekilde (kabuğuyla) gönderiyor? Nasıl bu kadar ince düşünceli oluyor da ısırınca üzerime sıçramasın diye portakalı dilimleyerek gönderiyor? Hem nasıl bir zevk nasıl bir ilim var ki rengi gözüme göre kokusu burnuma göre ve tam da o mevsimde ihtiyacım olan vitaminleri içinde bulunduracak bir şekilde gönderebiliyor?”

Evet bu mükemmel icraatları okuyamadığı için bu harikulade icraatları, perde ardındaki kudret sahibine vermeyip bir odun parçasına isnad eden insanın akıldan ne kadar uzak olduğunu aklı başında olan herkes anlamaz mı? Ve sonunda bakışlarını kendine çevirip “Nihayetsiz arzularım ve isteklerim var ama bu beden benim arzularımı karşılamaya yetmiyor! Bu dünya ve bu hayat beni mutlu edecek kadar uzun değil! Ancak biliyorum ki bu kadar hikmetle iş yapan, beni el üstünde tutup üzerime titreyen ve beni bu kadar seven sonsuz kudret sahibi Allah elbette beni bütün bütün yok etmez ve vaadinden asla ama asla dönmez! Demek ki beni de sevk edeceği bir has çiftliği var.” deyip onu hak edebilmek için çalışmaktır okumak! İşte şimdi daha iyi anlıyorum Zübeyir Gündüzalp’in “Okumak bir şeydir. ama her şey o bir şeyden çıkıyor.” sözünü.

Basit bir insanın gönderdiği mesaja bile kayıtsız kalamayan bizler nasıl oluyor da her an kâinatın sahibi tarafından gönderilen bu mesajlara kayıtsız kalabiliyoruz? Oku kardeşim zira kabirde okuyamayacaksın! Hem belki de “OKU!” emrini idrak edemeyişimizdendir hep bu düşüşlerimiz…


(1) Kur’an- Kerim | Alak Suresi 1.Ayet Meali
(2) Risale-i Nur | Şualar | 7.Şua
(3) Risale-i Nur | Şualar | 7.Şua

Paylaş

3 yorum yapılmış. Sende yap :)

  1. Avatar
    kbrozknn 15 Eylül, 2015 at 00:36 Reply

    Gercekten cok güzel anlatmışsin ve içtenlikle yazmissin abi. Rabbim razı olsun. İnsallah daha cok ‘Okuyan’ ve okutan ümmetler olacağız Rabb’imin izniyle. Bu yazıyı okuyan bütün din kardeşlerime selam olsun

  2. Avatar
    Muhammed Türkmen 12 Eylül, 2015 at 00:15 Reply

    E tabi sonuçta Peygamber Efendimiz ( S. A. V ) e inen ilk vahiy oku emridir. Cebrail (a. s) a okumayı bilmiyorum dedikten sonra cebrail (a. s) oku yaratan rabbinin adıyla oku Allah kerem sahibidir. İnsana yazmayı o öğretti. İnsana bilgileri o öğretti (1) ayetleriyle peygamber ( S. A. V ) okudu. Bizde imanımızı kuvvetlendirmek ve güçlendirmek için Kur’an-ı Kerim’i ve Risale-i Nur kitaplarını okuyup nefsimize ders almamız gerekiyor… Bu konuyu paylaştığın için teşekkür eder yazılatın devamını dilerim. (1): Alak suresi 1. Ayet

Yorum Yap