Pardon Çocuk Sen Bir Balina Değildin

9

Oyun olsun diye anneme veya babama denizde oynarken uyuma taklidi yapmıyorum.
Geleceğiyle ve bedeniyle kıyıya vurmuş bir çocuğum ben. 
Anne nefessiz ve sulu bedenim neden bu kadar yalnız?
Biliyorum sen yoksun, peki insanlık, o da mı yok?
Ne olur söyle anne yoksa ben balina değilim diye mi bu yalnızlığım yoksa bir Fransız, bir İngiliz değilim diye mi ?
Ama anne ben daha çocuğum, ama ben küçüğüm, ama ben güçsüzüm, ama anne üşüyorum!
Sen de yoksun babam da yok zaten.
Anne, babam olsaydı denizleri döverdi değil mi?
Babam olsaydı bırakmazdı ki beni, anne çok güçlü biliyor musun benim babam ? 
Ama anne sen de yoksun o da yok… Kimse yok, genzime su kaçınca sen olurdun yanımda sırtıma vururdun. 
Bu su çok farklı, çok acıdı boğazım anne ve sonra nefes alamadım…
Ama üzülme anne, sonra hiçbir şey hissetmedim canım hiç acımadı şu anda da acımıyor ki sanki hayaller ülkesindeyim.
Biraz bekle, buluşuruz anne buralar çok güzel her istediğim olacakmış biliyor musun anne?
Hiç patlama sesi yokmuş, ne istesem veriliyormuş, senin bana alamadığın oyuncaklar var ya burada daha büyükleri var biliyor musun? 
Ama ben, sen de burada ol istiyorum, buralar çok büyük ve hiç bitmeyecekmiş biliyor musun?
Hadi anne çabuk gel, babamı da unutma buralar çok güzel…

Çocuğun lisan-ı hali bu duyguları haykırıyordu âdeta…

Ve hâlâ bu sesleri şakaklarımda hisseder gibiyim, çok masum değil mi?
Çünkü bilmiyor dünyanın hala 3 maymunu oynadığını…
İnsanlık mı? O çok ilerledi artık görünmüyor!
Bu derin çığlığın, acımasızlığın ve haykırışların yangınında kavrulurken ve çıkmazdayken kalbim, ruhum, aklım birden yardımıma Bediüzzaman hazretlerinin şu sözleri yetişti :
“Bir zaman, bir zat, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O biçare mahbus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatını te’min edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyorduSonra merhametkar hâkim ona bir adam gönderir, der ki:  ‘Şu çocuk çendan senin evladındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.’ O adam ağlar, sızlar: ‘Benim medar-ı tesellim olan evladımı vermeyeceğim’ der.

Ona arkadaşları der ki : ‘Senin teessüratın manasızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufunetli, sıkıntılı zindana bedel; ferahlı, saadetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkaten şüpheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü padişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefaatçi hükmüne geçer. Padişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkarıp o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şartla ki, padişaha emniyetin ve itaatin varsa…“(1)

“Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.” diyor Bedizzaman Said Nursi. Bu sözler beni tüm acı çığlıklarından ve fikir karanlığından aldı kurtardı âdeta.


Üzülme çocuk, artık sonsuz bir cennet seninle söylesene bize de oralarda yer var mı  ?


Bu hadiseler fikir ve akıl senaryomuza istemsiz bir misafirin gelmesiyle başrole yeni bir oyuncu ekliyor o oyuncu şeytan, sinsi bir şekilde devamında şu soruyla yaralıyor fikir dünyamızı:
Başka çocuklar eğlenirken bu çocuğun ölmesi adaletsizlik değil mi?
Bu sorunun cevabını da başka bir yazıya bırakalım.
Allah’a emanet olun.


(1) Risale-i Nur | Mektubat | 17.Mektub
(2) Risale-i Nur | Sözler | 10.Söz

Paylaş

9 yorum yapılmış. Sende yap :)

  1. Sumeyye Sahin 4 Eylül, 2015 at 00:23 Reply

    Mükemmel yazmışsınız… ellerinize yüreğinize sağlık… doğrular acı olsada bazen söylemek gerekir.

Yorum Yap